24/7/2009 · Kategori: siir



VİRANŞEHİR

ben mah periyim gerçeğim güzelliğim yeryüzüne insin
başlayayım bir fasıl daha akmaya görmediklerime

geçti dalgınlığımla açıkladığım gerçek geçti
bana leylî bir şehir yasef yasef
elin kızı dökülüp saçılmış taş taşır
anlaşılır haliyle kendine eğilir bu şehir

anlamak için kendimi ve önceyi
telefonu yüzüme ben kapattım ben yasef yasef
bendim o küsünce derdiyle kızılırmak'ı geçmiş kırık âsâ
umudum kalmasın diye ardımdan gelen zamana
ben o balkanlı bir sayfa daha koymayacağım araya araya

büyüyeceğim uyumsuz atlar üstüne eğilsin şehir
sen zeynep ol uyumun yası ol sen şefik
gülün toprağı harf harf dağılmış
kendiyle dolaşırken dağlar üstüne çağrılsın şehir

ben mah periyim gerçeğim iyiliğim yedi iklim seçsin
kendimi bir odaya ummadıklarıma zamanıdır bahçeler eğitmenin

BETÜL TARIMAN

***

NEYZEN

                            
söyleyip gideceğim buradan
                             kendimi nasıl bir candan silip gittiğimi

beni kendime sevdiren söz beni dertten korusun
kavuşmasın üzerime hallacın elleri ömrüme uzak olsun

hayat sen öne geç ölüm arkaya
bir başlangıç biriktir kimsesizliktir uzatır ölümün ipliğini
ele geçirilmiş hayatta üç nefeste çalar sur
çalsın hem ne olacak dün neysen şimdi de osun

yürüdüm ifadenin ortasında kalpten bir yara didem
yani dünün biçimlediği bir el hep aynı nezakete uzamış
değil tam on iki parmağı var on iki günde on dört ay
bereketsiz toprakmış yılda dört kez kendine batıp çıkıyor
batsın! sanki doğmuşum gibi ondan
haydarabat'tan zordu güç okunurdu yüzün diyor

and olsun ki gideceğim

kalmaya geleceğim kendime bıraktığım yerden
söz de yorulacak derdime kapanmaktan
bir cam kırığı ıssızlık olsa ne fark eder
ne zaman şehla olduğumu söylesem
kimsesizliktir doğumun eşiğinde
uzatır derinliğin sesini üfler içime neyzen

BETÜL TARIMAN

AĞIR TÖREN, YKY. 2009

20/7/2009 · Kategori: siir



GÜLÜN DEĞDİĞİ SOKAK

gülün değdiği sokakta
bekliyor bizi cunda evleri;
rembetika ezgili taş yapıların
kolay anlaşılıyor ne söylediği;
dudak dudağa geliyor
ıssız avluda anadillerimiz.

bizim için korunmuştur,
bu akşamın ürpertili rengi,
kıyı boyunca upuzun öpüşür
zeus'un kızları nympalarla,
yeni tanımlar duyumsatır, inan:
aşkla inanmak güzeldir.

hatmi dallarıyla sokulur
gecenin soluğu bedenlerimize;
sen de sokul bana incecik,
incinmiş yanlarımız onarılsın;
mübadele geri çeksin denizini,
aşkların erişilmez güzelliğinden

AHMET UYSAL

***

İDA ÜÇLÜKLERİ

toprak küplerde dinlendirilmiş,
yağ kokusu vardır
ida'nın gecelerinde
*
homeros'un ilyada'yı söylediği
kayanın koynundaki,
yılana sorun bana gelen yolu
*
be çocuk, yaz ırmağını atladın
taş avluyu geçtin,
sıra geldi aşka
*
ida'ya yolu düşenler,
paylaşmaya hazır olmalı
bir zeytin çekirdeğini
*
geceleri zeus altarında
şarap içenler, tanrıça hera sanır
sevdikleri kadınları
*
tanrı yağmursa,
rüzgâr, ışık ve topraksa,
ida'dır tanrı
*
ben bu dağı ırmak
yılan ve kuş bilirdim, yeryüzü
olduğunu anlamadan önce

AHMET UYSAL

***

AŞKIN GÜMÜŞÜ

yalnızlığımla donatmak
istedim seni,
yağmurlu bahçende
ağacın olmak;
dalları tirşe yapraklı.

eylülün olmak ya da
böğürtlenli yollardan geçen.

öylece kalmak
ıssız kaya diplerinde,
mavi çiçekli otlarla
uyumak..

sabah kızıllığına karışayım
yosunlu taş sunaklarda;
kendi putumu taşıyayım,
boynumda gümüşü parıldasın
yaşamış olmanın aşkı...

AHMET UYSAL

Eylül Ebruları, Mühür Kitaplığı, Haziran 2009

20/7/2009 · Kategori: siir


SÜMBÜLTEBER

bunu yoksul günler için...

çektim perdeleri, karanlığı törpüledim
siyah beyaz bir film, bir kadın
adı sümbülteber
koynunda kaçak tütün kokusu
yatağında geceden kalma izler
gökyüzü yastığının altında
bedeninde yıldızlar ve daha neler

geldim bir bahaneden çıktım bir ihtimale
dünyanın taç giyme günüydü, şaştım
ve ziller zurnalar ve defne
kral kim, soytarı nerde?

dünya kaygan bir yerdi
sümbülteber bahane

çektim kapıları, duvarları yokladım
kan izi kin izi diş izi
bir ip boğazımda uzadıkça uzadı

burası dünya, tekin bir yer değildir
çekip gitmekle gitmemek arası
kalmanın binbir yaması söküğü ve oyuğu
ve kanlı bir bulutu
giyip çıkarmaması
burası dünya, acının ucuna bucağına
varmanın yol haritası

minneti yok sağ gözüne, bir kadın, adı sümbülteber
sol gözünde menevişler ve daha neler
                                   
( bu sana bakmaklığım
                                    binbir geceden kalma
                                    bunu yoksul günler için...
                                    unutma!)

ah kalbim, beter ol, beter ol, beter...

ÇİĞDEM SEZER

***

ZİRVE

bizden olma değil biz hatırlanmaktan
yıpranmış minder yüzleri gibiyiz aşka
nohut oda bakla sofa: "mesut insanlar fotoğrafhanesi"

          şimşek çarpsın ki bu fotoğraftan çıkmayacağım
          camlar kırılsın ki duvarlarıma alışacağım
          narım çatlasın ki içime akacağım

ve hayatın huzurunda tam üç kez:
         hayal arzuyu emzirmeyecek
         hayal arzuyu
         hayal
bile edemeyecek hayat çarpsın ki
sütbeyaz tepeler gibi omuzları aşkın
karagecede kendine yer edinemeyecek

bir ses bir kapıyı açıyor:
          "kaybolmuş güzellikler misafirhanesi"
sustukça geniş dokundukça ferah
aşkmış, sümerlerden çıkmış sonra maveraünnehir
çünkü aşk zirvedir
çünkü aşk zirvedir

annem ölümü görsün ki
cam ustası ateşi içime üflesin ki
ağrı'nın karı üzerime erisin ki

  mucizelere inanmayacağım
  çivilerime alışacağım
  kusurlarımdan utanacağım

ama maveraünnehir
aklımı çeliyor
ve süt beyaz omuzları aşkın
arzuyu emziriyor

çünkü aşk zirvedir
çünkü aşk zirvedir

ölüme giden her dağcı bunu bilir

ÇİĞDEM SEZER

Denizden Geçme Hâli, YKY, 2009
19/7/2009 · Kategori: siir

Görsel: İhsan Arı

BEYAZ DELİK

İçimin de dışımın da olmadığı, ya da içimi de dışımı da bilmediğim bir dünya zamanıydı; sanırım 8-9 yaşlarındaydım.
Acıyı, kederi, neşeyi henüz ayrıştırmamıştım.
Hayattı; yekpâreydi. Her şey, bir şeydi.

Sokağın sonuna doğru uzayıp giden bir tepenin ağzına oturmuştu.
Yüzünde yaz esmerliği, ağzını rüzgara karşı açmış; mırıldanıyor muydu yoksa rüzgarı mı yalamaya çalışıyordu? Anlamamıştım.
Beyaz bir yaz günüydü. İlk o gün görmüştüm onu.

Mevsimler birinden öbürüne devrilirken, elimizi arı sokarken, bisikletten düşüp dizlerimizi kanatırken canımıza bir şey olurdu; hissederdim. Ama acıya dahil değildi yine de bunlar.
Hayattı, yekpâreydi işte.
Zaman, hayatı parçalara ayırıp "parça parça" görmeye başladığımızda, acı, o yekpâreliği yitirdiğimizde oluşacaktı.
Şimdilik dünya geniş ve ılıktı. Biz kendi ılık dünyamızın içinde salınan, uçuşan perilerdik.

Gün ortasında yazlık sinemanın arka duvarından atlar, orada kurardım hışırtılı sessizliğimi. Sayamayacağım kadar çok sayıda, yeşilli mavili tahta sandalyelerin arasında, geceden kalmış ve öğlen güneşiyle gevremiş milyonlarca çekirdek kabuğunun ortasına yayılır, ılık güneşin ensemi yalamasına gözlerimi yumardım. Nereden geldiğimin, niye geldiğimin sorusunun olmadığı zamanlardı.
Biz periler o zamanlar en çok ılık, beyaz yaz günlerini severdik.
Kış mart demekti; ve mart hakkında hiç de iç açıcı olmayan bilgilerim vardı.
Mecaz bilmezdim. Annem mart dokuz donludur derdi.
Yazın ilk günleri benim "öylesine oluş"um gibiydi. Ilık ve uçucu, yekpâre ve sonsuz ve doya doya beyaz gün.

Periliğimin yeşil vadisindeydim, uçuşmaktaydım ama sanki vadi bitmekteydi.
Gözüm kendi içime ve dışıma bakmaya ayrılmaktaydı.
Sanki dünyaya "yayılma hali" çatlamaya başlayacaktı.

Bacak boyumun yetmediği bir bisikletle bisiklete binmeyi öğreniyordum.
Bir öğretenim yoktu, karar vermiş kalkışmıştım, o kadar...
Boyumdan büyük heyulayı sürüyerek dışarı çıkartır, bahçe duvarına yaslar, ayağımın altına yerleştirdiğim yüksekçe bir taş yardımıyla atlardım bisikletin tepesine. Pedallara bastığımda, duyduğum tek kuralı uygular, önüme değil ileriye bakardım. Sokağın sonundaki bayıra dek giderdim böylece. Ama sokağın sonunda, her seferinde düşerek inerdim durdurmayı bilemediğim o kocaman tekerlerin üstünden.
Kaş, kafa, diz filan yarardım. Kaşım, kafam, dizim filan acırdı, ve bunların hiçbiri acı değildi.

O günlerden biriydi. Öğlenin ıssızlığı vardı sokakta. Ve ben birazdan düşeceğim noktaya doğru hızla pedal çeviriyordum. Onu tepenin ağzında oturmuş gördüm. Eve, evlere, bahçelere ve hatta ağaçlara olan küsmüşlüğüyle, öylece oturmuş, anneannesi hariç her şeyden istifa etmeyi düşünen yüzüyle karşılaştım. O rüzgarı yalamaya çalışıyordu. Benimse durdurmayı da döndürmeyi de bilemediğim bisikletten düşerek inme vaktim gelmişti.
Toparlanmaya, bacaklarım ve avuç içlerimdeki tozlu acıyı silkelemeye çalışırken beni seyrettiğini ve bana güldüğünü gördüm. Bir de mahcup oluşu; insanın rengi değişiyor, ısısı artıyordu.

Bu ânı böylesine net hatıra etmiş olan zihnim, sonrasını hatırlamıyor. Nasıl oldu da tanışmıştık, ben mi onun yanına gitmiştim yoksa o mu benim yanıma gelmişti, bilmiyorum. Bildiğim bir yabancıya, ötekine yakınlık duymuştum. Esmer tenli, beyaz gülüşlü bir öteki "peri".
En az benim kadar sessizdi. Benden de sessizdi. Kendi sessizliğimi bir kenara koyup, onun bana dokunan sessizliğini kırmaya çalıştım.
Bir şey hoşuna gittiğine gülümserdi.
Gülümsediğinde dünyada bir beyaz delik açılırdı.
Ben o yaz o beyaz delikten içeri atladım.

Kış (tekrar) gelmişti. İçerilere, yaza benzeyen sıcak odalara, camlarından damlalar süzülen pencere arkalarına geri çağrılmıştık.
Kıştı; büyük sessizliğiydi dünyanın.
Neden, sebep, özlem, isyan tanımazdık. Ve tabii böylece alınganlık ve kırgınlık da. Ne ben onu aradım ne de o beni. Kış gelmişti işte, ve biz içeriye çağrılmıştık o kadar.
Yaz beni kendi vadimden çıkarmış, onun beyaz gülüşüyle tanıştırmış, onunla doyurmuştu.
Ne kıştan yakınacak ne yazı özleyecek sebebim vardı.
Yazlık sinemanın tahta sandalyeleri büyük alanın bir köşesinde üst üste istif edilmiş, üstleri geniş bir naylonla örtülmüştü.
Hayattı; hâlâ yekpâreydi.
Kış gelmişti işte ve biz içeriye çağrılmıştık.

BİRHAN KESKİN


16/7/2009 · Kategori: siir


..."AY DEĞİRMİ BİR BIÇAK"*...

başıbozuk bir imgenin sığınmacısıyım
yabancısı eğreti karmaşıkların(!)
kış odasında
kâh şimşeğiyle çarpışan
kâh bir ebemkuşağı
mavisi erguvanına dargın

dündü daha
kestim dilimi anlamadınız
sesimi çıkardım gözlerimden
öylece baktınız

herkesin yüreği değmiyor göğe
ne de yeterince uzun ağıtlı
çalımlı bir ikindi güneşi
tanımaz elbet
gölgesiyle güreşen kalem ustasını

ne çok kördünüz
ne çok sağır!

korunağım
açmaya kıyamadığım gelin bohçası
uzaklar anladığında uzaklığını
yaprak bilirdi bir tek
rüzgârla selam yolladığımı

kundağında boğazlanan
gökçeyazın erlerine
şaire
eşkâlini unutan
sıra dışı bir masal anlatmalısınız şimdi!

sormalısınız:

gözyaşının savsaklandığı yerde
bir ölü sıyrılır mı kefeninden

bir aslan çığlık atar mı
-ay değirmi bir bıçak! -
diye haykırır mı hücresinde


(*) Emirhan Oğuz (“kalem ustası”)


(11 Haziran 2009) – Şikâyetname Dosyasından

 

Naime Erlaçin

1/2/2009 · Kategori: siir


"kuşların bile yaralı
alnımda kanlı çatkısın, gazze!" (pb)

*

63 şairin dizeleriyle katıldığı “Gazze Avazı”;
uçağı olmayanları uçaklarıyla bombalayanlara, topu olmayanları toplarıyla bombardımana tutanlara, silahı olmayanları silahlarıyla vuranlara, vicdanını, ırkçılık, milliyetçilik ve bağnazlığa satanlara, dünyanın toprağını bir türlü paylaşamayanlara, çocuklar ve kadınlar başta olmak üzere ayrım gözetmeden tüm canlıları çıkarları uğruna katledenlere karşı da bir çığlıktır.
İnternetteki şiir gruplarından ‘Şiir Penceresi’nde yapılan bir çağrıyı yanıtlayan şairlerin dizelerinden oluşmuştur.

GAZZE AVAZI

“o zaman ben 'onları' değil, kendimi öldürdüm gerçi,
dünya o kadar büyüktü ki çok küçük sandım o'nu”

dünyanın çekirdeğini çitleyecekti çocuk
tam o anda közlenmiş kalbini yiyiverdi talmud!..

kalbindeki dikeni çıkaramayan kardeşlerimin
gözyaşlarıyla birleşirse belki bu yangına bir avuç su olur diye
aklıma taş düşeli, saçma/sapan bir çocuk ve filistin yalnız taş duvar olalı
orda, taş döşeli avlumuzda, nablus’ta
çizilmiş bir haritayla dönmesini bekledim babamın; kuyular taş dolalı

oysa, zulme kurulmuş bütün saatler; her şey canevinden vurulmuş
gözyaşlarını bombalıyorlar şimdi
külden kentler içinde çırpınırken anne yürekleri
derme çatma dualarıyla çekip gidiyor çekimser tanrılar

karnında bilyeleri ile çocuk olurum,
sapanımın ucunda metal kuşlar
ütüldüğüm sokakta babam vuruluyor!
bu bendeki son düş onu vurma!

- ey zûlmü çoğaltan yec’uc mec’uc

yalnızlığa tutsak sabi çığlıklar, kandillerde yakılan hıçkırık
ebabil kuşlarına dönüşürse bu huruç
çatlayan kan taşına nasıl ve kimle yaklaşır
esmer teniyle vahşi bir suç

“oku, yaradan rabbinin adıyla oku”

zulmetin kabuğunu kır
kalbini kûh-i nurla d’oku
Allah'ım, sen filistinli çocuğu
taşlarını ve sapanını koru

taşlar azizdir, sapan özgürlüktür, cennet yakındır anne gibi

- korkma, annen yanında yatıyor
uyuyor, ama taşlar uykusuz
kırmızı bulutlar geçiyor bak
son kez gördüğün bir oyuncak sana doğru geliyor: israil malı!

ve bir parça kan düşüyor yere, nice yaraların hüznüyle yoğrulmuş...
kara bir bulut, ıssız bir gece... bir umut, o kanla çocukların gözlerinde...
akıp giden kan sanmayın, sizin gördüğünüz kırmızı
bir devrin utancıdır riyakâr yüzlerde.

akıp giden kan sanmayın, kan da susar
bir çocuğun susuşudur, sustukça çoğalan utanç...
akıp giden kan sanmayın, kan susmayacaktır
bir çocuğun susmasıdır tarihinizdeki utanç

sen susunca askıya alır birileri senin yerine senin düşlerini
bak! yine bozuk çalıyor plak ortadoğu alevlerinden:
seni şeytanın dölü, seni belâ kumkuması
ölüm ele geçiriyor gök gözlü gazze çocuklarının yüzünü

- bana bak! robert gates, hillary clinton,
barack obama dahil bu amerika cahil
bu boktan abin, ya silah ya havyar
başka şey öğretmemiş sana israil

hançer denenir; en iyi benim kanımla
hançer bilenir; en iyi benim sevdamla
hançer sınanır; en iyi benimle
hançeri kanatır; en çok benim acım…

füze curnataları kuşların yerinde
saçaklar huzursuz saçaklar susamış
birikmeye korkuyor yağmur
çekiştiriyor akdeniz’i palmiyeler nara
tuzu gördükçe yara bağlıyor karalar

çocuklar neden yere düşmüş kırmızı bir gök
neden çatırdayan tuz kadın erkek, patlayan toprak
bir hınçlı köstebek! hangi kuyulardan çekiyor gücünü de
unutmayı seçiyor onun için su dağları yaratan iyiliği
tarihin hangi dibine atmış kalbinin gözlerini?

her fidan kırıldıkça bin mısra kanamakta
kan kalabalığı aklımızın çukurunda ölmeye büyümüş bir hayret...
filistinli çocuk masum israilli olan da
büyümesin çocuklar bir gazze olacaksa

iy'ettim; bush'un kafasına / bin tane pabuç attım.
fakat çaresiz - / kılıyor beni / gazze / orda ölüyor / torunum.
bir yardım umar babası duymaz mı kimsecikler
hani kuşlar hani bulutlar koptu uçurtmanın ipi

altı yaşında halid velvil, kanlar içinde gömleği
gazze'de, top oynuyor askerler!
çocuklar kanıyor; ah çocuklar! vah çocuklar!
papatyalar umursamaz küçük bombaları

bir çocuk her zaman büyüktür bir devletten
bu zulüm karşısında bir şairin çığlıklarında
mezarlara mevzilenir aşk'ın
aşk'ın ölüm askerleri...

dünya vurgunu gözleri
yok hükmünde mi olacak onların,
onlarsız mı vuracak yeryüzüne yıldızların ışığı,
ılık tıpırtısı güz yağmurlarının.

güneş pas tuttu; farkında mı göğün yüzü
sekiz başlı dragonun gettosunda
yaşadılar hem diri, hem ölü
ah... daha çok alanımız olsa keşke sözcüklerden

(bir çiçek görsem
aklım dolu çocuk olur akşam
çöker karanlığa örtülü büvelek mahkumları
çirkin bir buluttur korkuya ihanet...)

ahtapot kolları yırttı karanlığı
barutla iftar etti emzikli anneler
ana sütüne bulanmış son nefesler
bir kanlı kundak içinde düştü istanbul’un kalbine

bebek kanı göğe akar, bebek kanı intikam kokar
amma, değmeden karnımıza bıçağın ucu
ve göğümüz kızarmadan dehşetin nefesiyle
daha nice daha nice daha nice susacağız!

yeter! gazze yaralı bir kuş, göğsümden kalkan
taş olsun çocuk; duyarsız yürekler sapanına
al benim esnekliğimi de kat, fırlat fırlatabildiğin kadar
acının ince yollarını, özgürlüğe...

bir sabahlık gibi uyanmadı hiç, motaz uda
ve çok çocuk, çok çocuk...
- arabım... boylu boyunca uzanan ölünü seviyorlar yalnızca
esmer bir çocuk gül gibi parıldayan yarasıyla düşüyor toprağa

en anlamlı taş, şiirdeki değil, elindekiydi çocuk...

kandan koyudur merhametin alnındaki kir
gözleri bağlı değil, kör; bağa muhtaçsa bekir...
çocuk katillerinin yarattığı tufan
alnının çatına yazıldı uygarlığın!

bu hangi hayvan? bu hangi hayvan?
çocuk salkımlarını toplamaz insan olan
ben, bir afgan, bir ıraklı; filistinli bir anne…
çocuğumu öldürürler; tanrı esirgemez; niye?

akdeniz yürüsün kızıldeniz kan revan basra yaralı
tanrılar ırmaklar kucaklasın gül yüzlü çocukları
kanlı ellerin yaşamdan kopardığı
bir çocuğum şimdi gazza'de

bir kuşa kaptırdım kalbimin bir ucunu
bir ucu bende kaldı kuş uçtu gitti ta uzaklara
şaşılacak şey kalbimin bende kalan ucuyla
bir gökkuşağı kuruldu aramızda gazze'deki çocuklarla

bir sabah, küle bulanmış gazze'de
namlunun ucunda göveriyor kan çiçeği
damağın pembe şekerindeki sevinç
çocuklar, mavi ve sürgün, gül yanığı

filistin güz yaprakları gibi,
adı eksik çocuklardı / tamam iken sığ soluk...
ayakların arasında hışırtıyla ezildi.
havada kaybolmuş çocuk kokusu

ince beden / tenleri / örter ama, kocaman-
kundak diye bildiği / anne sütü toprağı!
çocuk ol bakalım sen de gazze’de
çocuk olabilecek misin ey moşe

yazılan yazılardan alınan azıklardan boyanan bir gül
bir gül kalkıyor şimdi ortadoğu’nun kalbinden
gelin tellerinden taşan sevinç olmasın çocuklar ölecekse
orada, parçalanmış bir zıbında doğmalı insanlık bir daha

ruhumu mülkün arsızları kuşattı.
dinmiyor dalgın nüshalarda çölün kanaması!
babaların kolları kısa kalmış
çocukların üstünü örtememiş anneler

- kundağımı bozdum! dilimi koydum dişlerimin yerine!
kevgirler mi, en dolu yanlarım!
her defasında kışkırtılmış soğanlar bıraktım kapılarına!
ölelim! ve bitsin bu karahummalı hayat

gazze'nin tayları kırılıyor bir bir; bir ananın emzirdiği çocuk
vatan adına sırtından bıçaklarken bir başka ananın çocuğunu
ve masumların gözyaşı üzerine kurulmuş uygarlığımız
dalgalanırken bayrak niyetine
babalar, kahraman yetiştirdik diye öğünecekler.

seni sevmiyorum beyaz insan!
karalara büsbütün boyanmışlığım bundan...
kan olmasın diye bütün kelimelerin altında
vicdanımı ve namusumu bağlıyorum gazze’deki çocuğun gözyaşlarına

yine Kerbela, yine matem, çocuklar şehit
yetiş Hazreti Şah’ım yetiş eyle niyaz
zalimin her yerde adı yezit, kavmi yezit
Gazze yanık, Gazze susuz, Gazze avaz avaz

- o bıçağı saplayacağım yüreğime
yitireceğim hiçbir şey yok
düşlerimi yanıma aldım, değişimin mahşerine
ya insan kalmak ya da onursuz bir dünya!


A.HİCRİ İZGÖREN, ABDÜLKADİR BUDAK, ADNAN GÜL, AHMET GÜNBAŞ, AHMET UYSAL, ALİ K. METİN, ALTAY ÖMER ERDOĞAN, AYDIN ŞİMŞEK, BEDRETTİN AYKIN, BEŞİR SEVİM, BETÜL TARIMAN, BÜLENT GÜLDAL, C. MEHMET EREN, CAFER KEKLİKÇİ, CUMA DUYMAZ, EMEL İRTEM, EMİR ÖZSOY, ERCAN Y. YILMAZ, EREN AYSAN, FATİH YAVUZ ÇİÇEK, FERGUN ÖZELLİ, FUAT ÇİFTÇİ, GÜLÜMSER ÇANKAYA, GÜNGÖR GENÇAY, H. İHSAN SÖNMEZ, HAMDİ ÖZYURT, HAYDAR ERGÜLEN, HAYRETTİN GEÇKİN, HAYRİ K. YETİK, HİDAYET KARAKUŞ, HULKİ AKTUNÇ, HÜLYA DENİZ ÜNAL, HÜSEYİN ALEMDAR, HÜSEYİN PEKER, İBRAHİM İSPİR, İHSAN TOPÇU, KADİR AYDEMİR, KORAY FEYİZ, M. MAHZUN DOĞAN, MEHMET SARSMAZ, MURAT SOYAK, MUSTAFA ERDEM ÖZLER, MUSTAFA ERGİN KILIÇ, MUSTAFA NAZİF, MUSTAFA ÖKKEŞ EVREN, NİSAN SERAP, NURDURAN DUMAN, ONUR CAYMAZ, ORESAY ÖZGÜR DOĞAN, ÖZCAN ERDOĞAN, PERİHAN BAYKAL, SAİD ERCAN, SELAHATTİN YOLGİDEN, SERAP ERDOĞAN, SERDAR ÜNVER, SİNA AKYOL, SİNAN ÖZDEMİR, SÜAVİ KEMAL YAZGIÇ, ŞEHMUS AY, TEKİN GÖNENÇ, VOLKAN HACIOĞLU, YAŞAR BEDRİ, YELDA KARATAŞ


*

BirAvaz'daki bana ait dizeler:

"değmeden karnımıza bıçağın ucu
ve göğümüz kızarmadan dehşetin nefesiyle
daha nice daha nice daha nice susacağız!"
 
(pb)





20/1/2009 · Kategori: siir


EĞNİMDE YILDIZ YARASI

batık bir deniz çalkalanır içimde
gamında siren sesli martılar
yaktı serdümen ufku
arduvaz taşa döndü gök
duldası gül kurusu

kaç ay eskiteceğiz, kaç eprimiş ay
değmeden maviye yeşil, tutsak
ellerim ellerindeki kavruk çizgiye

kaç sabah öğüttüm bekleyişin
kör değirmeninde. -silme
bırak çizsin yanağını acı-
kaç kere yoldan döndü dengim
içim dışım resif, keskin kayalar
keser yolumu... safir gözleri suyun
kedere de yakışır aşka da
beyaz mürver çiçeği

gelemedim ah... gelseydim
kalyonlar kaldıracaktık o gül ülkesine
eğnimde yıldız yarası... mavi

PERİHAN BAYKAL

KIYI dergisi, sayı:196, mayıs-haziran 2007

16/10/2008 · Kategori: siir

DAR ZAMAN

-kanayan bir hançer bölüyordu uykularımızı

hangi dağın direnciydi

külünklerle yarılan?-

 

dem çekerken güvercinler dembedem

akrebin zehri kör etmeden tenimizi

tavşan kanı bir sabah demle sevgilim

çiçekli olsun masa örtüsü / gümrah

mor menekşeler patlasın gözlerimizde

 

ortada geceden kalma bir düş

bardaklarımız ince belli

her yudumda

kenetlenmiş çenetlerinden ayırır gibi taneleri

alı al, moru mor

güneşler çitleyelim

kapat perdeleri

 

havada âhüzar sesi

 

külhâni gururla

nasıl taşırsa façasını

öyle taşırdık yüreklerimizi

bıçakla kazır gibi

kan rengi şafağa

 

ah zaman dar!

 

yak bütün lambaları

boğ ışığına beni

soluksuz bırak, çıldırayım

çatalağzında içinde akan nehrin

karanfiller açtırayım

 

-dışarda çığlık çığlığa bir orman-

Perihan BAYKAL

(Afrodisyas Sanat, sayı:10, 2008)

 

Bir şairin sözlüğü olmalı mıdır? Olmalıysa seçtiği sözcüklerin, onu şiirinin yapı taşlarını oluşturmada yüklendiği işlev nasıl açıklanabilir?

Bu soruları, her şair için sormamız olası mı? Yoksa imzasını şiirinin altından çekecek denli biçemini geliştirmiş, öne çıkarmış, belirgin bir anlatım ve “eda” olgunluğu edinmiş şairler için mi düşünmeliyiz?

 

Nâzım Hikmet’in, Ahmet Arif’in, Necatigil’in, Cemal Süreya’nın, Ece Ayhan’ın, Ahmet Ada’nın, Abdulkadir Budak’ın …şiirini  ilk okuyuşta kimin şiiri olduğunu bulup söylememiz: biçem, öz, dünya görüşü, üflediği musiki, soluduğu coğrafya, uzandığı gökyüzü, uyandığı yeryüzü yanına, onun “şiir sözlüğü”nü de koymamıza bağlıdır.

Son dönemde, giderek ‘yazın atlası’ dediğim dergilerde adı daha sık görünen, okuyunca arkasında, çok gizemli bir “ahûzâr sesi” bırakan Perihan Baykal şiirinin, bir sözlük oluşturduğu, biçemini belirli sözcüklere dayandırdığı, sözlüğüyle şiirinin“eda”sını yankılandırdığını sezmekteyiz. Bu seçimin bilinçli bir seçim olduğuna kuşku yok.

 

Dergilerde yer alan şiirleri dikkatlice okuduğumuzda, üzerinde çalışılmış, bütünselliği, çarpıcı birkaç sözlükle sağlanmış bir ürünle karşı karşıya olduğumuzu görebiliriz. Şairin sözcüklere yüklediği gizem, eda, belki de büyü, çoktandır ilgimizi çekmektedir. Evet, sözcüklerin bir büyüsü, bir ahengi, bir gizemi varsa bu öğeleri şiire yükleyen şairdir elbet! İşte bu yüzden şairler büyücüdür, diyebiliyoruz.

Bu çalışma, şimdilik, şairin yayımlanmış şiirlerinde saptadığımız sınırlı sayıda sözcükleri belirtmeyi amaçlıyor. Yazımız, ilerde yapılacak bir incelemenin ön hazırlığı olarak da nitelenebilir. Bu bölümde, çözümlemeye yer verilmeyecektir. Bilinir ki, sözcükler, şiirle birlikte ele alındığında anlam kazanacaktır. Yoksa tek başına bir sözcük, kullanıldığı şiirin büyüsünü, edasını yansıtamaz. Hatta şiirden uzak bile görünebilir.

 

Yine, kullanılan sözcüklere, bir dil olanağı olarak bakılsa da, dilimizin, şairlerce şiire dönüştürülmesi açısından, tartışmaya açık olduğu ortadadır. Son dönemde mistizmin büyüsüne kapılan şairlerin eski deyimlere, sözcüklere ağırlık verdiği biliniyor. Öyle bir eğilimi olmayan şairlerin de sözcük seçimine, bir “dil olanağı” gözüyle baktığı yönünde görüşler ileri sürülmüştür. Ahmet Telli’yi bu şairlere örnek gösterebiliriz. Bizce Perihan Baykal da “dil olanağı”nı biraz aşırı olarak kullanmayı seçmiştir. Zaman içinde nereye varacağı daha açık ortaya çıkacaktır.

Söz konusu şairin ürünlerini, Afrodisyas Sanat, Mor Taka, Şehir, Sincan İstasyonu, Ünlem, Kıyı, Taflan, Onaltıkırkbeş, Berfin Bahar, Koridor,Yazılıkaya, Damar… gibi dergilerde okuduk. Daha başka pek çok dergide de imzası olduğunu biliyoruz. Şairin henüz kitabı yok. Her şair kitaba eğilimli olmayabiliyor. Belki de ‘bazı kitaplar, bazı yaşları’ beklemektedir.

 

Okunan dokuz şiirde saptanan sözcük dağılımı şöyledir:

 

“Dar Zaman”: âhüzar, külhâni

“Lil Aşkına” : lil, kehribâr, esrâr, bâdehu, şehsuvar

“Ateşnâme”  : gülşen-i şeyda, billur, sürç-i lisan, efruz bıçak, ihtişam

“Arzumânım Kaldı”: apaş toynak, kavkı, güher, serendi, hâle, lâle-i rumî, arzumân.

“Âsiya”        : sepya, segâh, dervişan, çıgan, âsiya, murassa.

“İstanbul Hatırası”: serap, sâdâbat, renga, melâl, jelvera, anavaşya.

“İllâ’h!”       : pagan, hâre, ebrû, felfelek, amber, santuri, papirüs, kiplik, derûn, leylî

“Şiir Bir Orman Kuşudur”: levh-i mahfuz, şehmuz, temren, hazine

“Füg Çiçekleri”: korunga, firuze, kef-i derya, zûl, meczup.

 

 

Görüldüğü gibi, dokuz şiirde elli belirgin sözcük yer alıyor. Böylece, ileri sürdüğüm varsayım (şiir sözlüğü) doğrulanıyor. Elbette, dokuz şiir, elli sözcükten ibaret değil. Ancak şiirler, seçtiğim sözcüklerle bellekte iz, ahenk ve haz bırakıyor. Bu sözcükler, gündelik dilimizde çok az kullanılan ya da hiç kullanılmayan sözcüklerdir. Sözcüklerin ne anlama geldiği (sözlük karşılığı) bulunduğunda şiirler hakkında yargıya ulaşmanın yolu belki açılabilir. Bu sözcüklerden bazılarını ele alırsak:

                    

murassa: değerli taşlarla süslenmiş.

sepya    :mürekkep balığından elde edilmiş koyu renk boya.

lâle-i rumî: Osmanlı lâlesi.

pagan: din bilimi terimi, putperestlik

kiplik : önermelerin belkili zorunlu niteliği.

lil       :Sümer mit biliminde gökle yer arasını kaplayan varlık belki de yokluk.

levh-i mahfuz: ilâhi muhafaza levhası, yazgının defteri, evrenin programı.

“Jelvera” : kırmızı, turuncu, sarı renkli, iri papatyaya bezeyen, eylülde çiçekçi sepetlerini süsleyen bir çiçek türü.

 

Şimdi burada, görmemiz gereken bir nokta daha var: Şair, yeni sözcükler de üretmektedir. Ürettiği, çağrışımlarla yeni anlamlar  yüklediği sözcükler, sözlüğüne dahil edilecek sözcüklerdir. İşte o sözcüklerden bazıları: göğnüdüm, anahtar taşı (kilit taşı yerine), düşbağım, efruzbıçak, susçiçekleri, şiiryılı, yalazkanat, yangın kuşları, felfelek nisan, eleğimsağma, sevişgen gün, güz yanığı, ivegen gül… daha pek çok sözcük….

 

Yine görmemiz gereken bir başka olgu: şair mekan ve zaman dışına özellikle taşmaktadır. Şiirlerin çözümü bu yüzden güçleşiyor. Şiirlerin genel örgüsü, bir söylenceyi sürdürüyor: aşk… ve taşlara yazıyor her şeyi. Yani: “levh-i mahfuz”a. Belki de şair bir menkıbeye dahil olup gidiyor sonsuzluğa.

 

                                 *

Felsefî kavramların, dilimizde karşılığı bulunmayan, bulunsa da şiirsel anlamı güçlendirmeyen sözcüklerin şiirde nasıl kullanılacağını ancak şair belirleyebilir. Bu sözcüklerin Türkçe karşılığı şiirin edasını ne ölçüde etkiler; şiirin bütünselliği bozulur mu; yoksa şiir, şiirsel bir metne mi dönüşür? Bu soruların yanıtını bulmak kolay olmayacaktır elbet.

 

Yine de söylenecek sözler var: Şair, şiirini yüksek gerilim hattına sürmüştür. Onu resiflerden, karmen güllü hançerlerden, âhuzâr seslerinden, dönencelerden geçiriyor. Bu yolda tekneler batabilir. Otlar tutuşabilir, can telef olabilir. Akkor haline gelmiş sözcüklerle yazılan levh-i mahfuz toprak altında kalabilir.

Çok iyi bir şaire tanıklık edişimi şu sözlerle bağlamak istiyorum: Yazın alanına çıkmak bir düelloya benzetilirse, onun seçtiği silah, sözünü ettiğim, o “âhüzar sesi” dir.

AHMET UYSAL

                          (Onaltıkırkbeş, sayı:23, 2008)

 

5/9/2008 · Kategori: siir

 


(…)

Ey ışık ayı gönlübol Eylül

Doğuda bekle bizi perdeli kentte.

 

Öncesiz bakışları yeryüzünün

Krater gölleri.

 

Gökyüzünden başka şey görmemiş

O göller.

 

Cemal SÜREYA

(11 Beyit, Sevda Sözleri)

 

29/8/2008 · Kategori: siir



ÜÇ KEZ SENİ SEVİYORUM DİYE UYANDIM 

Üç kez seni seviyorum diye uyandım
Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
Bir bulut almış başını gidiyordu görüyordum

Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün

Sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
Sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum

Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün

Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum

Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.

İLHAN BERK

(1918-28 Ağustos 2008)

Ölüme, o büyük tümceye çalışmaya gitti!


« Önceki ::