DAR ZAMAN
-kanayan bir hançer bölüyordu uykularımızı
hangi dağın direnciydi
külünklerle yarılan?-
dem çekerken güvercinler dembedem
akrebin zehri kör etmeden tenimizi
tavşan kanı bir sabah demle sevgilim
çiçekli olsun masa örtüsü / gümrah
mor menekşeler patlasın gözlerimizde
ortada geceden kalma bir düş
bardaklarımız ince belli
her yudumda
kenetlenmiş çenetlerinden ayırır gibi taneleri
alı al, moru mor
güneşler çitleyelim
kapat perdeleri
havada âhüzar sesi
külhâni gururla
nasıl taşırsa façasını
öyle taşırdık yüreklerimizi
bıçakla kazır gibi
kan rengi şafağa
ah zaman dar!
yak bütün lambaları
boğ ışığına beni
soluksuz bırak, çıldırayım
çatalağzında içinde akan nehrin
karanfiller açtırayım
-dışarda çığlık çığlığa bir orman-
Perihan BAYKAL
(Afrodisyas Sanat, sayı:10, 2008)
Bir şairin sözlüğü olmalı mıdır? Olmalıysa seçtiği sözcüklerin, onu şiirinin yapı taşlarını oluşturmada yüklendiği işlev nasıl açıklanabilir?
Bu soruları, her şair için sormamız olası mı? Yoksa imzasını şiirinin altından çekecek denli biçemini geliştirmiş, öne çıkarmış, belirgin bir anlatım ve “eda” olgunluğu edinmiş şairler için mi düşünmeliyiz?
Nâzım Hikmet’in, Ahmet Arif’in, Necatigil’in, Cemal Süreya’nın, Ece Ayhan’ın, Ahmet Ada’nın, Abdulkadir Budak’ın …şiirini ilk okuyuşta kimin şiiri olduğunu bulup söylememiz: biçem, öz, dünya görüşü, üflediği musiki, soluduğu coğrafya, uzandığı gökyüzü, uyandığı yeryüzü yanına, onun “şiir sözlüğü”nü de koymamıza bağlıdır.
Son dönemde, giderek ‘yazın atlası’ dediğim dergilerde adı daha sık görünen, okuyunca arkasında, çok gizemli bir “ahûzâr sesi” bırakan Perihan Baykal şiirinin, bir sözlük oluşturduğu, biçemini belirli sözcüklere dayandırdığı, sözlüğüyle şiirinin“eda”sını yankılandırdığını sezmekteyiz. Bu seçimin bilinçli bir seçim olduğuna kuşku yok.
Dergilerde yer alan şiirleri dikkatlice okuduğumuzda, üzerinde çalışılmış, bütünselliği, çarpıcı birkaç sözlükle sağlanmış bir ürünle karşı karşıya olduğumuzu görebiliriz. Şairin sözcüklere yüklediği gizem, eda, belki de büyü, çoktandır ilgimizi çekmektedir. Evet, sözcüklerin bir büyüsü, bir ahengi, bir gizemi varsa bu öğeleri şiire yükleyen şairdir elbet! İşte bu yüzden şairler büyücüdür, diyebiliyoruz.
Bu çalışma, şimdilik, şairin yayımlanmış şiirlerinde saptadığımız sınırlı sayıda sözcükleri belirtmeyi amaçlıyor. Yazımız, ilerde yapılacak bir incelemenin ön hazırlığı olarak da nitelenebilir. Bu bölümde, çözümlemeye yer verilmeyecektir. Bilinir ki, sözcükler, şiirle birlikte ele alındığında anlam kazanacaktır. Yoksa tek başına bir sözcük, kullanıldığı şiirin büyüsünü, edasını yansıtamaz. Hatta şiirden uzak bile görünebilir.
Yine, kullanılan sözcüklere, bir dil olanağı olarak bakılsa da, dilimizin, şairlerce şiire dönüştürülmesi açısından, tartışmaya açık olduğu ortadadır. Son dönemde mistizmin büyüsüne kapılan şairlerin eski deyimlere, sözcüklere ağırlık verdiği biliniyor. Öyle bir eğilimi olmayan şairlerin de sözcük seçimine, bir “dil olanağı” gözüyle baktığı yönünde görüşler ileri sürülmüştür. Ahmet Telli’yi bu şairlere örnek gösterebiliriz. Bizce Perihan Baykal da “dil olanağı”nı biraz aşırı olarak kullanmayı seçmiştir. Zaman içinde nereye varacağı daha açık ortaya çıkacaktır.
Söz konusu şairin ürünlerini, Afrodisyas Sanat, Mor Taka, Şehir, Sincan İstasyonu, Ünlem, Kıyı, Taflan, Onaltıkırkbeş, Berfin Bahar, Koridor,Yazılıkaya, Damar… gibi dergilerde okuduk. Daha başka pek çok dergide de imzası olduğunu biliyoruz. Şairin henüz kitabı yok. Her şair kitaba eğilimli olmayabiliyor. Belki de ‘bazı kitaplar, bazı yaşları’ beklemektedir.
Okunan dokuz şiirde saptanan sözcük dağılımı şöyledir:
“Dar Zaman”: âhüzar, külhâni
“Lil Aşkına” : lil, kehribâr, esrâr, bâdehu, şehsuvar
“Ateşnâme” : gülşen-i şeyda, billur, sürç-i lisan, efruz bıçak, ihtişam
“Arzumânım Kaldı”: apaş toynak, kavkı, güher, serendi, hâle, lâle-i rumî, arzumân.
“Âsiya” : sepya, segâh, dervişan, çıgan, âsiya, murassa.
“İstanbul Hatırası”: serap, sâdâbat, renga, melâl, jelvera, anavaşya.
“İllâ’h!” : pagan, hâre, ebrû, felfelek, amber, santuri, papirüs, kiplik, derûn, leylî
“Şiir Bir Orman Kuşudur”: levh-i mahfuz, şehmuz, temren, hazine
“Füg Çiçekleri”: korunga, firuze, kef-i derya, zûl, meczup.
Görüldüğü gibi, dokuz şiirde elli belirgin sözcük yer alıyor. Böylece, ileri sürdüğüm varsayım (şiir sözlüğü) doğrulanıyor. Elbette, dokuz şiir, elli sözcükten ibaret değil. Ancak şiirler, seçtiğim sözcüklerle bellekte iz, ahenk ve haz bırakıyor. Bu sözcükler, gündelik dilimizde çok az kullanılan ya da hiç kullanılmayan sözcüklerdir. Sözcüklerin ne anlama geldiği (sözlük karşılığı) bulunduğunda şiirler hakkında yargıya ulaşmanın yolu belki açılabilir. Bu sözcüklerden bazılarını ele alırsak:
murassa: değerli taşlarla süslenmiş.
sepya :mürekkep balığından elde edilmiş koyu renk boya.
lâle-i rumî: Osmanlı lâlesi.
pagan: din bilimi terimi, putperestlik
kiplik : önermelerin belkili zorunlu niteliği.
lil :Sümer mit biliminde gökle yer arasını kaplayan varlık belki de yokluk.
levh-i mahfuz: ilâhi muhafaza levhası, yazgının defteri, evrenin programı.
“Jelvera” : kırmızı, turuncu, sarı renkli, iri papatyaya bezeyen, eylülde çiçekçi sepetlerini süsleyen bir çiçek türü.
Şimdi burada, görmemiz gereken bir nokta daha var: Şair, yeni sözcükler de üretmektedir. Ürettiği, çağrışımlarla yeni anlamlar yüklediği sözcükler, sözlüğüne dahil edilecek sözcüklerdir. İşte o sözcüklerden bazıları: göğnüdüm, anahtar taşı (kilit taşı yerine), düşbağım, efruzbıçak, susçiçekleri, şiiryılı, yalazkanat, yangın kuşları, felfelek nisan, eleğimsağma, sevişgen gün, güz yanığı, ivegen gül… daha pek çok sözcük….
Yine görmemiz gereken bir başka olgu: şair mekan ve zaman dışına özellikle taşmaktadır. Şiirlerin çözümü bu yüzden güçleşiyor. Şiirlerin genel örgüsü, bir söylenceyi sürdürüyor: aşk… ve taşlara yazıyor her şeyi. Yani: “levh-i mahfuz”a. Belki de şair bir menkıbeye dahil olup gidiyor sonsuzluğa.
*
Felsefî kavramların, dilimizde karşılığı bulunmayan, bulunsa da şiirsel anlamı güçlendirmeyen sözcüklerin şiirde nasıl kullanılacağını ancak şair belirleyebilir. Bu sözcüklerin Türkçe karşılığı şiirin edasını ne ölçüde etkiler; şiirin bütünselliği bozulur mu; yoksa şiir, şiirsel bir metne mi dönüşür? Bu soruların yanıtını bulmak kolay olmayacaktır elbet.
Yine de söylenecek sözler var: Şair, şiirini yüksek gerilim hattına sürmüştür. Onu resiflerden, karmen güllü hançerlerden, âhuzâr seslerinden, dönencelerden geçiriyor. Bu yolda tekneler batabilir. Otlar tutuşabilir, can telef olabilir. Akkor haline gelmiş sözcüklerle yazılan levh-i mahfuz toprak altında kalabilir.
Çok iyi bir şaire tanıklık edişimi şu sözlerle bağlamak istiyorum: Yazın alanına çıkmak bir düelloya benzetilirse, onun seçtiği silah, sözünü ettiğim, o “âhüzar sesi” dir.
AHMET UYSAL
(Onaltıkırkbeş, sayı:23, 2008)