1/10/2008 · Kategori: oyku



SOLDU YEMENİLERİN YEŞİLİ

Yeşil çiçekli basma bir entarim vardı, hatırlar mısın Halil? Beni istemeye geldiğinizde giymiştim. Güzel olayım, güzel görüneyim diye. Bilirsin, yeşil pek yakışırdı bana. Ah, kahpe gençlik! Yazmaların, yemenilerin hep yeşillisini seçerdim. Yeşil oyalısını. İstanbul'a geldiğimizde bana ilk aldığın başörtüsü de yeşildi, hatırladın mı onu da? Ama sen oyalı yemenilerimi daha çok yakıştırırdın bana. Az mı oya ördü bu eller, az mı tığ tuttu! Yeşil yapraklar gibi, tiril tiril ne oyalar! Ne danteller, apak. Ellerim de apaktı o zamanlar. Pamuk gibi, yumuşacık. Bir de şimdi bak.

Ağlayım diyorum, ağlayamıyorum. En son anam öldüğünde ağlamıştım. "Kızım, seni üzüyor mu Halil? Memnun musun kocandan?" diye sorardı hep. Analık işte. Her ana sormaz. Bizden çıktı, ne hâli varsa görsün der. Benimki sorardı. Tek kızdım da ondan mı? Sorardı işte. O babamdan çok çekmiş. "Memnunum ana!" derdim. İlk günler mahcup biraz. Ayıp gelirdi. Memnun olmam mı hiç? Senin gibi erden memnun olunmaz mı Halil? Ben seninle evlendim de dünyayı gördüm. Bakma, ben öyle başka kadınlar gibi cilve bilmezdim ama kıymetini de bilirdim. Sen de bilirdin Halil. Hem kıymetimi, hem de kıymetini bildiğimi. Bilirim bilirdin.

"Hiç bağırmamış, hiç öfkelenmemiş bir adam varsa bu Halil'dir" derlerdi. Biz böyle gördük. Şimdikilerde tevekkül yok, hakka rıza yok. Şükür yok, şükür! Biz bilirdik şükretmeyi; bir lokma bile olsa rızkımız, azıcık aşım kaygısız başım derdik. Vardır Allahütealâ'nın bir bildiği derdik. Allah da vermedi değil. Güzel yaşadık Halil'im. Taşı sıksan suyunu çıkarırdın. Ne işsiz kaldın, ne aşsız bıraktın. Allah razı olsun senden.

Ne güzel adamdın sen! İlk beni istemeye geldiğinizde gördümdü. Filinta gibi, benden bir baş uzun, kaytan bıyıklı. Gözlerine bakamadıydım utanmaktan. Ya sen? Hep göz ucuyla süzdün durdun beni. Senin yüzün bir yangın, benimki bir başka yangın. Sorduğunda babam "He mi kızım?" diye, öyle bir "He!" demiştim ki, babam yüzüme bir tuhaf bakmıştı. Ben de utanıp, yüzümün alını görmesin diye ocaktaki yemeği bahane edip kaçıvermiştim yanından. Kısmet işte… Zanaati var, bileğinde altın bileziği var deyip vermişlerdi beni sana. Bakma babamın sorduğuna, olmaz desem vermeyecek miydi sanki? Ama sevgili kuluymuşum rabbimin. Sen gibi iyisini çıkardı karşıma.

Mülâyim adam derlerdi. Memlekette de öyle derlerdi, burada da. Halil'in zanaatı var deyip kaynımı kayırdığında kaynatam, verimli tarlaları onun üzerine yapıp sana bir taşlı tarlayı lâyık gördüğünde gidip yaptığı haksızlığı yüzüne vurmayı, hakkını aramayı düşünmedin de, razılıkla eğiverdin boynunu. Bir günden bir güne kızıp köpürdüğünü, söylendiğini, ilendiğini duymadım. Ama o gece oturttun beni karşına, gözlerin yine yerde, aldın ellerimi eline, "Ben artık buralarda duramam Hatçem!" dedin. Sonrası mâlum.

Biz istemeyi bilmezdik Halil'im. Kendi yağımızla kavrulduk hep çok şükür. Ben komşulardan bile bir şey istemeyi ar sayardım. Yok demeyi, şikâyeti arsızlık bilirdim. Şimdikiler öyle mi ya! Hep daha çoğunda, hep daha iyisinde gözleri. Herkes birbirinden üstün olmanın derdinde. Kendi derdine düşmüş hep insanlar. Sağ gözün sol göze faydası yok. Kaç gece geçti, kaç sabah, bak kapımızı çalan var mı?

İnsan eti ağır Halil'im. İnsan eti ağır. Oğlumuz niye üç yıldır uğramıyor? Niçin komşular olsun bir günden bir güne kapımızı çalıp "Bir şeye ihtiyacınız var mı?" demiyor. İnsan eti ağır!

Bu hâlimde baktın bana, şu hâlinle baktın. Bir "of!" demedin. Bir gün olsun şikâyet etmedin. "Bunca yıl sen bana baktın, her derdime katlandın, biraz da ben sana bakayım Hatçem!" dedin. O dal gibi dimdik bedenin gün günden çöktü, göçtü, iki büklüm oldu. Yüreciğin gün günden daha çok sancılanır oldu. Gene de ayacıklarını sürüye sürüye ne lâzımsa yaptın, ihtiyaçlarımızı gördün, bana baktın. Allah senden razı olsun Halil'im, Allah senden râzı olsun. Hep dedim, gene derim.

Bak gene gün doğuyor. Gene sabah oldu. Belki biraz uyurum. Böyle böyle geçiririm vaktimi. Kaç günlük canım kaldıysa artık! Farzet ki deprem oldu, farzet ki ev göçtü üstümüze, kaldık iki başımıza taşın toprağın altında. Yaradanın hikmetinden sual olur mu! İki kelimecik de sen ediverseydin, iki kelimecik de sen, iyiydi ya… Sessizliğine sessizlik eklendi Halil'im. Sessizliğine sessizlik… Sessizliğine… Ses…

***

Polisler, kapıyı çilingir yardımıyla açıp içeri girdiklerinde yatalak kadın bilincini yitirmek üzereydi. Yaşlı adamınsa dört gün kadar önce öldüğü anlaşıldı.

Perihan BAYKAL

MaviDünya, Sayı:9


9/9/2008 · Kategori: oyku



~SON~

"Vurun Ulan Vurun Ben Kolay Ölmem!"*

İnsan, yazgısını çok önceden kendisi mi seçiyor? Geleceğin dipsiz karanlığı içinde sezgisel olarak bir şeyler mi görüyor yoksa? Önümüzdeki, o sonsuz sayıda çatallanan yollar arasında bizi bir mıknatıs gibi kendine çeken noktalar mı var? Kim bilir, belki de dünyayı algılamaya başladığımız o ilk günlerde, bir şeylere nedenli nedensiz sevdalanıyoruz; içimiz, kanımız o yöne akıyor ve sonra da bir avcı gibi izleri takip etmekle geçiyor ömrümüz.

Küçücüğüm. Annemin güçlü elleriyle çeke çeke başımın üzerinde sımsıkı topladığı yola gelmez saçlarım var. Hem saçlarım, hem ruhum asi. İlk fırsatta çıkarıp atıyorum tokayı. Eve saçları darmadağın, tokasını kaybetmiş, yüzü gözü kir içinde geliyorum. Sokak ve kitap delisi bir kız çocuğu işte. Bir de sinema! Ah ne çok seviyorum sinemayı! Aşk filmlerini de seviyorum ama en çok kovboy filmlerini. Kovboy filmlerinde aşk olursa daha da çok seviyorum. Bayılıyorum onlara. Annemle birlikte sinemaya gideceğimiz günler gözümü saate dikiyor ve yelkovanın hareketlerini bir Buda rahibinin şaşmaz sabrıyla izliyorum. Çünkü annem saatin kadranında bir rakamı gösteriyor ve "Yelkovan tam buraya geldiğinde gideceğiz!" diyor. Zamanın, geçmesini istediğimiz zamanlarda bir türlü geçmediğini, gözümüzü diktiğimizde yelkovanın nasıl inatla kıpırdamamakta direndiğini o zamanlardan biliyorum. Ama eninde sonunda beklenen anın geldiğini de. Annem giyiniyor, rujunu yalnızca alt dudağına sürüyor, sonra alt dudağındaki ruju üst dudağına zarif hareketlerle yediriyor. Saçları ondüleli, siyah. Beyaz zambak kolonyası kokuyor. Benim de yanaklarıma sürüyor biraz. Sonra çıkıyoruz. Annemin arkadaşları, komşu kadınlar falan var hep yanımızda. Bazen onların benimle akran kızları. Atlas sinemasında kadın matineleri oluyor, onlara gidiyoruz. İlk film yerli, ikincisi yabancı. Ben ikinci filmleri daha çok seviyorum. Film başlayana kadar duvarlardaki film afişlerini seyrediyor; o filmle ilgili, resimlerin bana çağrıştırdığı hayaller kuruyorum.

Gece gittiğimizde babam götürüyor. Bir filmde kocaman, binaların boyunca dev bir goril vardı, ilk gördüğümde ne kadar ürkmüştüm! Babam onun gerçek olmadığını söyledi. Maket mi neymiş. Ama o kadar gerçek gibi ki! Sonra ne çok üzülüyorum onu öldürmek istediklerinde, hatta ağlıyorum. Biliyorum, sevgiyle yaklaştığında hayvanlar insana bir şey yapmazlar. Köpeklerden biliyorum.

Sinema gazoz demek. Koka kola demek. Giderken ya da dönüşte dondurma, keşkül, süpangile demek. Ama bana hiçbir şey almasalar da aldırış etmem. Yeter ki sinemaya gidelim. Hiç yemek yemeden, su bile içmeden saatlerce film seyredebilirim! Işıkların karardığı, filmin başladığı anlarda kalbim küt küt, yerinden çıkacakmış gibi atıyor; heyecandan kabıma sığamıyorum.

Ateş böceklerinin uçuştuğu ılık yaz gecelerinde yazlık sinemalara gidiyoruz. Ben dakikalar önceden kapının önüne çıkıp bekliyorum. Yüreğim pır pır. Yanıp sönen ateş böcekleri gibiyim. Evler bahçeli. Geceyle yoğunlaşan çiçek kokuları. Zambak, hanımeli, gül. Sonra sinemanın kokuları. Kadın parfümü. Kavrulmuş çekirdek. Yaz gecelerinin o hülyalı kokusu işte. Burnumu dikip bu kokuyu derin derin içime çekiyorum. İçimde hapsediyorum. Filmlerin içinde geçtiği gizemli, başka bir dünyanın kokusu sanıyorum bu kokuyu. Sinema dendiğinde hep bu koku geliyor aklıma.

Filmlerde hep bir iyi adam, onun sevgilisi ve tabii kötü adamlar, kötü kadınlar oluyor. Kahraman eninde sonunda öcünü alıyor, sevdiğine kavuşuyor. Bazen de kavuşamıyor. Yanaklarımdan aşağı sicim gibi gözyaşları dökülüyor o zaman. Kahramanlar öldüğünde hep ağlıyorum. Kimi kez katılırcasına. O gece gözüme uyku girmiyor.

***

Biz aşkı ne çok sevdik. Tıpkı devrimi sevdiğimiz gibi. Bağlandığımız her şeye tutkuyla, aşkla bağlandık. Kötülere karşı savaşmayı boynumuzun borcu bildik.


İri siyah gözleri vardı. İçinde, arkasında gizli bir ateş yanıyormuş gibi bakan. Uzun parmaklı kemikli elleri. Kadir İnanır'a, en çok da Yılmaz Güney'e benziyordu kaşlarını çattığında. Belki bana öyle geliyordu. Elimi ilk tutup sıktığında, parmak uçlarıma yumuşacık öpüşler kondurduğunda beklediğimin o olduğunu anlamıştım. Hatta çok daha önce. Çünkü o kötülerin amansız düşmanı, iyilerin can dostuydu. Aşkı bütün yüreğiyle yaşar; sevdiği için, inandıkları için hiç gözünü kırpmadan kendini ateşe atabilirdi. Yürek yerine cevahir taşı taşıyanlardandı o. Mertti. Dürüsttü. Cesurdu.

Evet, öyleydi. Onu ilk gördüğümde başının üzerinde, yüksekte, boydan boya "Vurun ulan vurun, ben kolay ölmem!" yazılı bir pankart asılıydı. Yazının hemen altında da Yılmaz Güney'in, bir eliyle silahını kavramış, diğer eliyle kanlar içindeki göğsünü tutan resminin olduğu poster. Onu, onun gülen, merak ve sevecenlik dolu siyah gözlerini, yazıyı ve posteri aynı anda gördüğümü dün gibi hatırlıyorum. Sonra fazla popülist bulup kaldırmıştı, yazıyı da, posteri de.

Duygu sömürüsü yapanları sevmezdi ama merhametliydi. İçinde üniversite öğretim üyelerinden sanatçılara değin her çeşit insan olan çok sayıdaki dostlarının, başımı döndüren çevresinin içinde garip, beni şaşırtan ilişkileri de vardı. İşsiz güçsüzler, sokak çocukları. Biri vardı ki o öl dese ölür. Ağasının önünde maraba gibi durur karşısında. Kavruk, on yedi on sekiz yaşlarında, doğulu. Dileniyormuş, para istemiş, vermemiş. Aç mısın diye sormuş, açım demiş. Almış bir lokantaya götürmüş. Karşılıklı yemişler. İşte böyle başladı diye anlatmıştı. Hırsızlığı da, dilenciliği de bırakmış ondan sonra. Geçici işlerde, orda burada çalışır olmuş.

Bir şey vardı onda. Evet, vardı. O dilenci çocuğun onun gözlerine nasıl baktığını gördüm.

Biz iyi kahramanları ve birbirimizi çok sevdik. İyi kahramanlara öykündük. Dünyayı değiştirebileceğimize inandık. Destanlar ve ölümüne sevdalar çağıydı. Şimdi hiçbiri kalmadı.


***

O gece abim arkadaşlarıyla Umutsuzlar'a gidecek. Yılmaz Güney'le Filiz Akın'ın filmi. Biliyorum. İçim nasıl gidiyor. Ah, son gecesi bu, bir daha oynamayacak. Abimin etrafında dönüp duruyorum; anlamazlıktan, yalvaran bakışlarımı görmezlikten geliyor. Son anda, tam kapıdan çıkarken, "Hadi, hazırlan bakalım!" diyor gülerek. Ben omuz başlarıma bir çift kanat takılmış gibi oluyorum.

Abimin şamatacı arkadaşlarının arasında en uslu halimle oturuyorum. Yüreğimin olduğu yerde telaşlı bir güvercin. Gözlerim tam önümüzdeki beyaz perdeye dikili. Birazdan gong çalacak; o dümdüz, bembeyaz yüzeyde üç boyutlu bir kapı açılacak ve ben o kapıdan geçip büyülü, bambaşka bir dünyaya adım atacağım.

Başlıyor. Kız bir balerin. Sarışın, güzel mi güzel, mühür gözlü. Adamsa gangster. Uzun boylu, esmer. İçe işleyen bakışları var. Bir silahşör, evet. Ama iyi. İyi olmaz mı hiç? Elbette birbirlerini sevecekler. Elbette dünyada gözleri birbirinden başkasını görmeyecek. İkisi de iyi çünkü. İki seçilmiş. Onlar birbirlerini hemen görür ve tanırlar. Hemen âşık olurlar. Her yer aşk keser, dünyanın bütün güvercinleri onlar için kuğurur, bütün çiçekler onlar için açar. Havadaki koku bile değişir.

Ama kötüler her zamanki gibi izin vermiyor. İyiler mert oluyor, kötülerse kalleş. Mühür gözlü kız silahını ve bu hayatı bırakmasını istiyor adamdan. O da boynunu büküp bırakıyor. Oysa dışarıda pusu kurdular. O da biliyor, bilmemesi olanaksız. Çıkıyor ve silahlar patlıyor. Vuruluyor. Kanlar içinde, yine de mağrur. Yavaş yavaş düşüyor. Ah, nasıl güzel ölüyor! Sarışın mühür gözlü kız acıyla kasılmış yüzü ve ağzında bir çığlıkla, camda donakalıyor. Perdede kocaman bir "SON" yazısı.

Hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlıyorum. Gitmemeliydi diyorum, çıkmamalıydı, silahını bırakmamalıydı. Orada, sarışın, mühür gözlü kızın dizinin dibinde oturmalıydı. Mutlu olmalıydılar. Sonsuza kadar mutlu yaşamalıydılar.

Bütün gece ağlıyorum. Yüzüm, gözüm ateşler içinde. Yüreğimin olduğu yerde kanlar içinde bir güvercin.

* Ahmed Arif

 

Perihan Baykal

 

Şehir Dergisi, Kasım 2007, Sayı: 28

 

 

9/6/2008 · Kategori: oyku

KALBİM, BU ZULÜMLÜ SEVDA*

-Ağıt-

Bu kaçıncı mektubum? Sayısını unuttuk sevgili... Biz mektup çağının, biz gerçek sevdalar çağının dal delişmen çocuklarıydık. Bizim mektuplarımız kokular, dokunuşlar, sesler, renkler taşırdı. Ucunu, yüreğimizin kavıyla çaktığımız kibritlerle yakabilirdik. Tenimizin, nefesimizin, elimizin, parmaklarımızın kokusunu, sıcaklığını gönderebilirdik birlikte. Gelin teli gibi saçımızdan bir tel, kitap sayfalarının arasında incitmeye korkarak kurutulmuş bir gül ekleyebilirdik içine. Gözyaşlarımızla ıslatabilirdik. Sevilmiş, bir yerlerden özenle kesilmiş bir çocuk resmi -ayağı boncuklu bir aşiret kızı- gönderebilirdik sayfalarının arasında. Yürek dolusu okunmuş, yüreğimizin pasını silmiş, bilemiş şiirlerle, dizelerle süslerdik satır aralarımızı. Özenle koyardık a'ların üzerine şapkalarını.

İstanbul, eyy İstanbul! Gördün mü bir daha bizimki gibi bir sevda? Bizimle birlikte yitirmedin mi büyünü, sıcaklığını, en çok masumiyetini. Hoyrat rüzgârlar esti, savrulduk dört bir yana. Kucağından bebeleri zorla sökülüp alınmış bir ana gibi çaresiz, kalakalmadın mı? Vurulmadın mı sen de bizimle birlikte? Sürülmedin mi? Sarsılmadı mı senin de bedenin elektrik verilmişçesine yaşam hücrelerine? Zindan karası bir karanlık çökmedi mi göğüne senin de? Engerek dilli ihanetlerin acı yemişini tatmadın mı sen de?

Seni son görüşüm olduğunu bilseydim sevgili, nasıl gönderirdim seni? Sen bilseydin beni son görüşün olduğunu, gidebilir miydin? O geceki yüzünü ömürlük kazıdım yüreğime ben. Sürekli yüzüne bakıyordum çünkü, sürekli yüzüne bakma isteğimi bastıramıyordum içimde. O sevdiğim, o taptığım, acının bulutlandırdığı güzel erkek yüzüne. Sen zaman zaman kaşlarını yıkan düşüncelere karşın yine de, tetikte bir namlu gibi, çevrende olup biten her şeyle ilgiliydin. Bense gerçeği, inanmak istemediğim, konuşmaktan kaçındığım gerçeği, yıkılan kaşlarından, tedirgin ellerinden, acının maddeleştiği gözlerinden biliyordum artık. Gökyüzü lacivert ve yıldızlıydı. Denize doğru yürüdük; insanların, arabaların, hatta gemilerin dışında yalnız kopkoyu denizi gören bir banka oturduk. Hava serindi. Tüm duyularımız ve yüreklerimiz bu lacivert serinlikte ürperip canlandı. Ceketini çıkardın, bana sardın. Oysa biliyordun, titremem üşümemden değildi.

"-Ali, bana şu anda yalnızca bu deniz, bu gökyüzü ve bir de ikimiz varız gibi geliyor şu dünyada. Hayır; denizi ve gökyüzünü yalnızca ikimiz görüyoruz şu anda, sırtımızı dönmüşüz de İstanbul'a. Dünyayı, evreni seyrediyoruz sanki. Dünya öyle büyük ki. Bizim yüreklerimiz öyle büyük ki Ali... Bu acıya da dayanırız. Ben dayanırım. Beni düşünme. Gönül rahatlığıyla git. Şu anda deniz ve gökyüzüdür bana bunları söyleten", demiştim.

Daha sıkı sarılmıştın bana, ellerimi öpmüş, saçlarımı koklamıştın. İlk kez sorduğunda, "Ben gideceğim gülüm, yolu yok. Bir mayın tarlasındayız ki kıpırdasak ölüm. Yanımız yöremiz kalleş kapan. Bir gün, ne kadar sürer bilemem, seni de alacağım. Seni de, esir edilmiş ülkemi de. Gelir misin? Beni bekler misin gülüm?"diye sorduğunda alamadığın yanıtı almıştın.

"Seni tanırım, ah. Senin kararlılığını suskunluğundan tanırım. Gideceğini biliyorum. Gitmen gerektiğini de biliyorum. Yarınlara ne denli inanıyorsam, sana da o denli inanıyorum. Ama yüreğime kurşunca çöken acıya bırak alışayım, şimdi sorma. Şimdi isteme benden yüreklilik..."
Ben böyle demiştim içimden. Yüreğimden taşan, fışkıran feryadı dudaklarımı ısırarak bastırmaya çalışmıştım. Sen bilip; gözlerinde acı, özlem, sevgi; ellerimi sıkmış, sıkmış, sıkmıştın. İnancın ellerimden yüreğime akmıştı.

Son sözlerindi hüzünlü bir kartpostalın arka yüzündeki: "Yarın", diyordu. "Sonu belirsiz bir yolculuğa çıkacağım. Bir terslik olmazsa, gelecek günlerin bizim olacağına kuvvetle inanıyorum. Herhangi bir şey olursa, hiç şüphen olmasın; senin ve benim en güzel günlerimizi, 'kalbimin kanıyla götüreceğim ebediyete ben o günleri.'
Lütfen üzülme. Bir şey olursa da üzülme. Zaten sağ kalırsak mutlaka geleceğimizi paylaşacağız, mutlaka ama mutlaka! Sen yalnız da yürümelisin canım benim..."

Ve... "Bıçkılanmış dal gibi ayrı düştük."

Haramiler, bezirganlar çağıydı. Dal kırımı, gül talanıydı. Seni bulup bulup yitirmeler, yitirip yeniden bulmalardı payıma düşen. Ben hasreti aşk bildim. "Susmak ve beklemek müthişti." Sevdanın deli-boran bir kavganın içinden damıtıldığı bir devrandı. "Zından"dı, "kırgın"dı, "can pazarı"ydı.

"Canımın gizlisinde bir can idin ki
Kan değil, sevdamız akardı geceye
Sıktıkça cellad,
Kemendi..."

İçimde bağırılamamış bir çığlık var sevgili. Şu anda da Aida'nın çığlığıyla bağırıyorum, bu mektup da usul bir çığlıktır, yılların kum tepeciklerinin ardından, son bir veda, bir ağıt sana.

Zaman geçti, ben geçmedim. Sonra bir gün, bir zalim telefon...
Zaman, o gün durdu sevgili.

EN ÇOK SEVDİĞİN
SENİ EN ÇOK SEVEN
EN ÇOK SENİ SEVEN

*Başlıktaki ve metin içinde tırnak içine alınmış dizeler değerli şair Ahmed Arif'e aittir.

Perihan BAYKAL

Şehir, Mayıs-Haziran, 2007

 

9/4/2008 · Kategori: oyku


sırça saray

 

Ne kadar sürecek bu oyun? Süreğen, insanı bedenine tutuklu kılan bir hastalık gibi. Ondurmayan, solduran.

Bazen dakikalar, bazen günler ve bazen aylar boyunca pür dikkat yeni hamleni bekledim. Ürkek bir av hayvanı gibi tetikte. Yanlış her hareketimden sonra sırtını koltuğunun arkalığına dayayıp keyifle gerinen bir satranç oyuncusu oldun sen. Yaşadığı anın tadını sonuna kadar çıkaran. Bir düşman. Bir rakip.

Ben bu oyunu sürdürmek istemiyorum artık . Ne av, ne de avcı olmak istemiyorum. Beni silahlar kuşanmak zorunda bırakan hiçbir oyunu sevmiyorum. Benim istediğim, tek nedeni açmak olan bir gül olmak. Sadece açmak için açan.

Bitti, biliyorum. Gürültü dindi. Bitmiş bir oyunun seyircisi olmaz. Nerede her yanlış hamlede ellerini ovuşturan seyircilerimiz? Memnun, mutlu, çekildiler. İzleyecekleri yeni oyunlar aramaya. Şimdi sadece kulaklarımı sağır eden bir sessizlik.

Kanıyorum, durmadan kanıyorum. Şarabın esriten gücüne sığınıyorum, çaresiz. Ey şarap tanrısı, bu güz bağbozumunu bana ada. Kızıl üzümlerini benim için ez, benim için doldur amforalarını, billur karaflarını… Kızıl kanıyla o tanrısal meyvenin.

Sarılmak istedim sana, orada, o kapıda, bana son kez dönüp baktığında. Sarılsam, "kal!" desem, kalırdın ama sonsuza kadar da kaybederdim seni. Bu bir oyundu çünkü. Kurallarını senin koyduğun bir oyun! Bıraktım, piyonumu atınla usulca itivermene sessizce izin verdim. Merdivenlerde yankılanan ayak seslerini dinledim sonra, gözlerim kupkuru.

Burada şöyle bir cümle mi girmeli araya: "Oysa her şey ne güzel başlamıştı." Evet, tam yeri.

Ne kadar çoktuk o zaman. Sen gücüyle esrik Süleyman, ben sırça sarayından başı dönmüş Belkıs!

Ah, aldatan yanılsama, azı çok gösteren sihirli ayna!

Altın varaklı, yaldızlı, salkım saçak yüklü, kendisine dokunan ele, sayfasını çeviren parmağa sevdalı iki kitaptık bir zamanlar. Okundukça çoğalacağı yerde azalan. İşte son sayfalar… Boş. Bakıyorum ve artık hiçbir şey göremiyorum sayfalarda. Yazıları bir süre sonra uçup görünmez olan, sihirli bir mürekkeple yazılmış mektuplar gibi.

Meğer iki orduymuşuz birbirimize. Gözümüzü kamaştıran kılıç ve kalkanların parıltısıymış. Ardımızda bir meydan savaşının izleri.

Her hamle kınından çektiğimiz taze bir bıçak oldu, taze bir yara. Parmak uçlarından başlayıp bedenlerimize sinsice, usul usul, adım adım yayılan bir kangren gibi.

Yeterince içtim. Beynimin içinde durmaksızın çalan binlerce küçük trampet. Oysa pencereden görünen gece ne kadar dingin. Uzaklarda, gecenin tülünün içinde, sık dalların arasında bir yerde, bir puhu kuşu gözlerini kocaman açmış, öylece duruyor; hissediyorum. Üzerime dikili gözlerini görür gibiyim.

Çocukken kâğıt bebekler yapar, sonra da onlara uygun değişik giysiler keser giydirirdik bu bebekleri. Bu kez bebeklerim çıplak. Onlara bıraktım oyun tahtasını. Kimsenin "şah, mat!" demediği, yarım kalmış, asla bitmeyecek bu oyunda onları aşamayacakları karelerinde, yenemeyecekleri gururlarıyla baş başa bıraktım.

Aşkın bir incitmebeni çiçeği değil, yediveren gül olduğu ve hesapsızca açtığı bir başka ülkeye gidiyorum ben. Hani o, yüreğin bir adım ötesindeki. Şu, yüzü bana dönük atı da ödünç alarak.

Ey sen, asasına dayalı ölü, bütün haşmetinle beklemeyi sürdür.

Şimdi artık diyebilirim: Şah, mat!

 

5 Nisan 2007

Perihan BAYKAL

19/2/2008 · Kategori: oyku

 

VASİYET

 

I

 

Köy, aşağıdan bakıldığında, dağın yazın yeşil, kışın boz yamacına göksel bir ressamın fırçasından damlayıvermiş, kırmızı, gri ve beyazdan oluşan bir leke gibi görünür. Taş binalar griyi, kiremitler kırmızıyı, köyün her bahar yeniden boyanan kireç badanalı evleri ise beyaz tonunu oluşturur bu lekenin. Dağın eteklerindeki ekin tarlaları rüzgârı bol olan vadide kimi kez yeşil, kimi kez sarı bir deniz gibi durmaksızın dalgalanır.

 

Sekiz yıl sonra yine buradayım. Eski cipimle yılankavi yollarda, taşların, keseklerin üzerinde hoplaya zıplaya, dura kalka, zorlukla çıkıyorum tepeyi. Güneş batmak üzere. Son dönemeçte birdenbire karşıma çıkıveren köyün, üzerine güneşin son kızıl ışıkları vurmuş düşsel görüntüsü, beni yine birdenbire birkaç yüzyıl öncesine dönüvermişim gibi şaşırtıyor.

 

Eski ve bakımsız yol, köyü ikiye bölüyor. Yolun sol yanında, bacalarından duman çıkan beyaz badanalı evleriyle, köyün yaşayan bölümü var. Sağ yanında ise, beni mıknatıs gibi çeken evin de içinde bulunduğu, çoğu taş ve ahşap binalardan oluşan, insana zamansızlık duygusu aşılayan, terkedilmiş bölüm. Kırk yaşıma iki yıl kala, ilk kitabım yayınlandıktan bir ay sonra, bir vasiyete uyarak dönüyorum buraya. Cebimde biri büyük biri küçük iki anahtar, valizimde büyük yankılar yaratıp beni ülkenin en parlak yazarlarından biri hâline getiren kitabım ve yalnızca bir gece kalacağım bu yerde gereksinebileceğim türden birkaç parça eşya.

 

Evet, bir vasiyet! Düşlerime giren, genlerimde ondan pek çok şey taşıdığım yaşlı bir adamın vasiyeti. Aslında bu vasiyet çoktan gerçekleşti ama yapmam gereken son bir görev daha var.

 

Onu, minesi solmuş, yeleğinin cebinden hiç çıkarmadığı köstekli saati, bir topak yün gibi bembeyaz saçları, ölene değin baston kullanmayı reddeden dimdik bedeni ve parlaklığı hiç sönmeyen, bir yanardağ gölü denli mavi gözleriyle hatırlıyorum hep. O benim büyükbabam. Bu tepe ve yapıldığı ilk günden beri eskiymiş duygusu uyandıran, çocukluğumdan beri her yıl bir ya da iki ayımı geçirdiğim, her köşesine kitap ve kâğıt kokusu sinmiş bu ev onunla ilgili anılarla dolu. Dünyanın birçok yerini gezdim ama hiçbir yer beni Anadolu'nun bu ıssız, unutulmuş köşesi kadar çekmedi ve hiçbir insan da onun kadar etkilemedi.

 

Cipimi yolun kenarına park ediyorum. Bir an için, evin önündeki yaşlı badem ağacına bağlı, toynaklarıyla toprağı eşeleyen, burun delikleri sinirli bir canlılıkla açılıp kapanan doru atı görür gibi oluyorum. Büyükbabamın avucuyla beslediği, yaz tatillerimde üzerinden inmediğim sevgili atı Burağan. Görüntü belirdiği gibi hızla kayboluyor.

 

İç cebimden çıkardığım kocaman pirinç anahtarı kilidinde zorlukla çevirdiğim kapı sonunda gıcırtıyla açılıyor. Uzunca bir süre,  eşikte öylece durup, sonsuz ve dingin bir zamanı, daha doğrusu zamansızlığı yaşayan odaya bakıyorum. Her şey, aradan geçen onca yıla ve üzerlerini kaplayan kalın toz tabakasına karşın, hiç değişmemiş. İşte, odanın neredeyse dörtte birini kaplayan, üzeri kitaplarla dolu ahşap masa… Masanın yanındaki küçük raftan sarkan, yıllar önce durmuş, çok eski bir zamanı gösteren zincirli saat… Bir an için yirmi yıl kadar öncesine gidiyor ve masanın üzerindeki mürekkep hokkalarını, kapının açılmasıyla sayfaları uçuşan kitapları, mürekkep lekeleriyle ve kargacık burgacık el yazılarıyla dolu kâğıtları, yarı içilmiş çay bardağını da görür gibi oluyorum. Büyükbabam açık pencerenin hemen önündeki masasının başında, kendi oyup yaptığı yüksek arkalıklı iskemlesinde dimdik oturuyor; okurken hiç çıkarmadığı gözlüklerinin üzerinden bana sevecenlik dolu bakışlarla bakıp "Gel bakalım Burak Duroğlu!" diyor davudi sesiyle. "Gel otur karşıma has torun. Neler yaptın bakalım, anlat!"

 

Günün son ışıklarından yararlanmak için ahşap kepenkleri güç bela açıyorum. Sonra da pencerenin yalnızca bir kanadını açıp ben ateşi yakana kadar içersini havalandırıyorum. Şöminede hâlâ küller var. Bulabildiğim birkaç odun ve çalı çırpı iyice gevrekleştiği için kolayca tutuşuyor. Yalımlarla birlikte yüzümü yalayan, burun deliklerime dolan isli çam kokusu beni yine yıllar öncesine götürüyor.

 

Sekiz yaşındayım. Bir yandan büyükbabamın benim için oyduğu tahta atlarla oynuyorum; diğer yandan onun, yazdıklarını bana okurkenki, uyumlu bir şekilde yükselip alçalan sesini dinliyorum. Benimle birlikte oda, ev, ağaçlar ve bütün yeryüzü de bu sesi dinliyor gibi. Dinliyorum ve sözcükler zihnimde silinmez izler bırakıyor.

 

Bir başka sahnede on dört yaşındayım. Bana sırasıyla okuttuğu, ciltlerine bile dokunmanın beni heyecanlandırdığı kitaplarla ilgili sorular soruyor. Yanıtlarımı beğenmediğinde kıvılcımlar saçıyor gözleri, iki mavi kor parçası gibi; beğendiği zamansa ıslak, dolu dolu bir mavinin ardından bakıyor bana. "Oğul!" diyor, "Benim yapamadığımı, babanın yapamadığını sen yapacaksın! Adımızı sen yaşatacaksın."

 

İzmir'de başarılı bir doktorken, ticarete atılıp iflas etmiş, sonra da eşini ve çocuklarını kayınpederine emanet ederek bu ücra köye, uzak bir atadan kalma bu eve yerleşmiş. Ölümüne kadar da köyün bağlı olduğu şehirden öteye ya iki, ya üç kez çıkmış. Köylülerin "Doktor Davut'un evi" dedikleri ve âdeta kutsallaştırdıkları bu evde ömrünü ahşap oymacılığına, kitaplara, yazıp çizmeye ve köylülerin sağlık sorunlarıyla ilgilenmeye adamış.

 

Aile içinde bir efsaneye dönüşmüştü büyükbabam. Yedi yaşıma kadar onunla ilgili öykülerle büyüdüm. Bana hep, gözlerimin rengine varana kadar ona benzediğim söylendi. Onu ilk kez, okula başladığım yılın yaz tatilinde gördüm ve bir daha da birbirimizden hiç kopmadık. Annemle babam ve ailenin diğer üyeleri her yıl birkaç ayımı onun yanında geçirmeme garip bir şekilde boyun eğdiler. Bizi birbirimizden koparamayacaklarını derinden gelen bir sezgiyle anlamışlardı. Bunda büyükbabamın varlığının aile üzerindeki o gizemli, adlandırılamayan etkisinin de payı vardı tabii.

 

Okuduğum okullara güvenmedi. Ama en iyi öğrenimi görmemi de istedi. Bu gerekliydi ona göre.

 

İşte şimdi yine buradayım büyükbaba! Bana rüzgârın, yağmurun, doğanın en sıradan görünen bir otta bile tıp tıp atan yüreğinin sesini dinlemeyi sen öğrettin. Gözümü, kulağımı evrenin gizli seslerine açmayı; gördüğümüz, duyduğumuz her şeyin aynı büyük kitabın değişik görünümleri olduğunu ama bunu ancak gözlerimizi ve kulaklarımızı bu dünyada yaşayıp göçmüş bilgelerin ışığıyla keskinleştirirsek görebileceğimizi de.

 

Vasiyetin gerçek oldu. Sana verdiğim sözü tuttum! Borcumu ödedim. Şimdi de son dileğini yerine getirmeye geldim!..

 

 

II

 

 

Genç adam yanında getirdiği valizi açarak içinden aldığı pırıl pırıl kuşe kapaklı kitabı masanın üzerine koydu: "İşte ilk kitabım, büyükbaba!" dedi.

 

Kapakta yaldızlı harflerle "Evrenin Sessiz Harfleri" yazıyordu. Altında da yazarın adı: "Burak Duroğlu."

 

Sonra, odanın karanlık bir köşesindeki ceviz sandığa doğru ağır ağır ilerledi. Çoktandır planlandığı belli olan bir töreni gerçekleştirir gibi, cebinden ikinci bir anahtar çıkardı. Küçük, gümüş bir anahtardı bu. Anahtarı sandığın asma kilidine sokup iki kere çevirdi. Kilit bir "çıt!" sesiyle açıldı.

 

Kapağın açılmasıyla, o çok iyi tanıdığı sararmış kâğıt tomarları yıllar süren bir uykudan uyanırcasına hışırtıyla silkindiler. Belli bir düzen içinde yerleştirildiği belli olan tomarı kutsal bir kitabı tutar gibi saygıyla alıp masanın üzerine, yaldızlı harfleri pırıl pırıl parlayan kendi kitabının yanına koydu. İyice kararan hava yazıları seçmesini engelliyordu. Gaz lambasını bulup alışkın hareketlerle yaktı. Lambanın titrek ışığında,  eski yazıya alışık bir kalemin kargacık burgacık el yazısı belli belirsiz seçildi. Bir kitap başlığı ve altında yazarının adı. Okudu. El yazması kitabın başlığı "Evrenin Sessiz Harfleri"ydi! Lambayı kaldırıp yazarın adının yazdığı bölüme tuttu ve o çok iyi bildiği yazıyı ve adı bir kez daha gördü.

 

Davut Duroğlu!

 

Şimdi sıra büyükbabasının vasiyetini tamamlamaya gelmişti. Yaşlı adamın yazmaya ömrünü adadığı el yazması kitabın sayfalarını birer birer yırtarak şöminenin giderek harlanan ateşine atmaya başladı. Yalımların arasında büyükbabasının yüzü bir belirip bir kayboluyor, "Eserim sana yaraşır oğul! Ama bana söz ver! Bu büyük sırrı kimse bilmeyecek! İkimizin dışında hiç kimse!.." diyen sesi pencereyi zorlayan rüzgârın ve aniden başlayan sağanağın uğultulu sesine karışarak kulaklarında durmaksızın çınlıyordu.

 

Perihan BAYKAL

 

İmgelem, Ocak-Şubat 2008, Sayı:16

 

 

 

 

 

 

4/1/2008 · Kategori: oyku

 

KARDA AÇAN YILDIZ ÇİÇEKLERİ

 

Sabah beyaz bir ışığa uyandım sanki. Perdeyi kapatmadan yatmıştım. Komodinin üzerindeki kol saatime bakıyorum, saat sekiz var yok. Yoğun bir sessizlik… Bu sessizlik mi uyandırdı beni? Kırma aralık kapıdan süzülüp doğruca yatağa, göğsümün üzerine zıpladı. Köpek gibi yüzümü yalıyor. Karnı aç. Benim de.

Battaniyeyi üzerimden atıp Kırma'yı yere bıraktım ve doğruca pencerenin önüne gittim. İnanılmaz bir manzara! Yer gök bembeyaz. Kar lapa lapa yağıyor. Sessizliğin nedeni anlaşıldı. Aşağıya doğru bakıyorum; otoparktaki bütün arabalar tek renk. Kar yorgan gibi her şeyi örtmüş.

Üç gün önce spiker ifadesiz yüzüyle doğudan batıya kayan soğuk hava dalgasından ve beklenen şiddetli kar yağışından söz ederken de biliyordum: Gelemeyeceksin! Bu hafta sonu gelmek için can atan sendin oysa. Kim bilir, biliyordun belki karın yağacağını… Bu aptalca düşünce sinirimden güldürüyor beni. Yine o yalayıp geçen, belli belirsiz öfke.

Birden gece gördüğüm düşü anımsıyorum hayal meyal. Gergin bir ipin üzerinde birbirimize doğru yürüyen iki ip cambazıymışız. Altımızda yüzlerce meraklı göz bizi izliyor. Şaşkınlıkla, hayranlıkla, küçük çığlıklarla. Her adımımızı tartarak ve aşağıya hiç bakmadan ilerliyoruz. Gözlerimiz birbirimizde. Her adımda biraz daha uzaklaşıyoruz yaklaşacağımız yerde. Alnımızda boncuk boncuk ter damlaları. Gözlerini görüyorum, cam gibi, donuk bir ışıltıyla parlıyorlar. Sonra bir çığlık! Kimin çığlığıydı, bilmiyorum, anımsamıyorum gerisini. Gece uyandığımda bu düşü görüyordum. Kalkıp tuvalete gitmiş, sonra cezvede bir bardak süt ısıtıp içmiştim.

Kırma'nın kuyruğu bileklerime dolana dolana mutfağa geçtim. Çaydanlığı ocağa oturtup ilk iş onun mamasını hazırladım. Akşam yarıladığım sigara paketi mutfak masasının üzerinde öylece duruyor. Çıldırtan bir davetkârlık! Aç karnına içmemem lâzım biliyorum ama dayanamıyorum işte, içinden bir tane çekip ocağın ateşinde yakıyorum. Derin bir nefes! Aspiratörü açıp üflüyorum.

Giderek yoğunlaşan işlerini düşünüyorum. Bizi birbirimize bağlayan şeyin ne olduğunu… İki yıl önce tanıştığımızda mı daha çok nedenim vardı seni sevmek için, şimdi mi, bilmiyorum. O zaman aramızda kocaman bir engel vardı üstelik, dikenleri durmaksızın yüreğimi yırtan, kanatan bir engel. Şimdi o engel de yok. Yüzünün ve sesinin giderek silikleşmesi niye öyleyse?

Benim çok sevdiğim bazı şairleri kendi dillerinde, hatta ezbere okuyor olman büyülemişti beni önce. İncecik bir duyarlılık olarak algıladığım ne çok şey var seninle ilgili. Ne yapıyorsun şu anda? Gözlerim telefonumu arıyor. Ama hayır, önce sen aramalısın.

Aslında hiçbir şey kâr değil insana
Ne gücü ne zayıf yanları ne de yüreği
Gölgesi bir haç gölgesidir kollarını açsa
Ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi
Tuhaf bir ayrılıktır hayatı kapkara
Mutlu aşk yoktur ki dünyada *

Elimde çay bardağı, camın önündeyim. Göksel bir el değmişçesine değişti sokak. Dünya beyaza kesti. Buğulanan camı siliyorum. Ben sildikçe yeniden buğulanıyor. Kar taneleri durmaksızın danteller örüyor cama. Garip bir duygu. İçinde yaşadığım bu ev, bu oda birden havalanıp, başka bir dünyaya, zamansız ve mekânsız bir boşluğa konmuş gibi. Arabalar, banklar, çöp bidonları, yolun kenarına bırakılıvermiş bisiklet, bütün o eskimiş renkler, çatılar, ağaçlar, balkonlar, pervazlar karla örtüldü. Dayanılmaz bir güdüyle pencerenin koluna gidiyor elim, zorlukla açıyorum, ne çabuk yığılmış bunca kar! Kristalize bir soğuk yüzümü yalıyor, kar taneleri yüzüme ve ellerime düşüyor. Soğuk havayı derin derin içime çekiyorum. Bu, her zaman soluduğum, solumaya alışık olduğum hava değil; başka bir gezegenden bir süreliğine dünyamıza üflenmiş bir soluk gibi.

Televizyonun karşısındaki kanepeye oturup uzaktan kumandayı aldım elime. Rastgele basıyorum tuşlara. Karlı görüntüler, trafikte kalan araçlar; bağrışan, şikâyet eden insanlar… Eski bir yeşilçam filmi… Ürkünç görüntülerin hızla aktığı bir çizgi film… Kapıyorum televizyonu da. Belki bir film izlemeliyim. Gözüm en son yurtdışı yolculuğundan getirdiğin 'after eight' kutusuna gidiyor. Bir tane alıp atıyorum ağzıma. Yoğun bir nane tadı. Damağımda tutup kendi kendine erimesini bekliyorum. Kırma gelip yanıma kıvrılıyor. Elimi onun yumuşacık, inip kalkan sırtında gezdiriyorum. Müzik setinin uzaktan kumandasına basıyorum bu kez: Vivaldi… İleri sarıyorum. Tam 'kış'ta başlatıyorum. Yaylılara Kırma'nın hoşnut mırıltısı eşlik ediyor. Tam 'largo'da, soğuk bir rüzgâr esmeye başladığı anda, "çıt!", elektrikler gidiveriyor.

Açıyorum gözlerimi. İçimde bir ses şimşek gibi çakıyor. Hep bastırdığım.

-Ben senin için dünyaya kafa tuttum ulan! Aileme, arkadaşlarıma, kendi kendime hatta! Ben senin için… Dünyaya!..

****

"Son buluşmanızda hep adını duyduğun ama hiç gitmediğin o şık restorana götürdü seni. Mum ışığında yediniz. Dudağının kenarında hangi filmdeki, hangi aktörden olduğunu anımsayamadığın yabancı bir gülücük. Zehirli bir kelebek gibi. O da farkında ama engel olamıyor sanki. Garsonlar etrafınızda dört dönüyor. "Tanıyorlar seni!" diyorsun. Birkaç sefer geldim, diyor. Hafiften göbeklendiği daha çok dikkatini çekiyor, orada, o masada. Oysa sen onu salaş balıkçı lokantalarında sevdin. Sen onu simitçi çocuğun başını okşarken, verdiği paranın üstünü almadığında… Sen onu pişirdiğin dibi tutmuş pilavı iştahla yerken… Sen onu…"

Kalktın ani bir kararla… Hâlâ üzerindeki sabahlığı ve geceliği çıkardın. Eşofmanlarını giydin, ayağına kalın soket çoraplar. Kabanını giyip başına kapişonunu geçirdin, portmantonun üst rafındaki bir kutunun içinden kalın tabanlı botlarını çıkartıp giydin. Kıpkırmızı, tiftik bir kaşkol doladın boynuna, eldivenlerini dışarıda giymek üzere cebine sokuşturdun. Kapıyı çekip kilitledin. Birden cep telefonun geldi aklına, kısa bir an durakladın, elin yeniden anahtara gitti ama hemen vazgeçtin.

Elektrik olmadığından asansör çalışmıyordu, sekiz kat merdiveni garip bir neşe ve hafiflikle, basamakları birer ikişer atlayarak indin.

****

Binanın dış kapısını açar açmaz buz gibi bir soğuk çarptı yüzüme. Kar incelmiş. Biri yukarlardan minik konfetiler serpiştiriyor sanki. Yerleri örten kar henüz bâkir, kenarda köşede tek tük ayak izleri. Birkaç çocuk var yalnızca, bahçenin karın en yoğun olduğu göbeğinde bir kardan adam yapmaya başlamışlar. Bu bembeyaz örtüyü kirletmekten korka korka yürüyorum. Kabanımın içi muflon; başım, yüzüm, gözüm sarılı; sıcağım henüz. Aralıyorum atkımı biraz, ürpermek istiyorum; kar taneleri yüzüme, gözüme, kirpiklerime, dudaklarıma, hatta dilime değsin istiyorum.

Cadde her zaman yürüdüğüm, yanımdan yöremden vızır vızır araçların aktığı cadde değil. Sihirli bir değnek dokunmuş da yaşam donuvermiş sanki. Zamansız ve mekânsız bir boşlukta yürüyor gibiyim. Yaşam dediğimiz neydi sahi? Her günkü o tıknefes koşturmaca mı, yaşamı onlarsız düşünüp hayal edemediğimiz bütün o zorunluluklar mı, her gün görmekten çirkinliğini ve boşunalığını algılayamaz olduğumuz bütün o "şey"ler mi? Yürüyorum ve Platon'un mağarası'ndaki insanı düşünüyorum her nedense. Beyaz, gözlerimi körleştiriyor ama içimde durmaksızın gücü artan bir ışık.

İşte, evlerin sona erdiği alan… Uçsuz bucaksız bir denizin ortasındaki bir yelkenliymişim, bir dağın tüm dünyayı tepeden gören zirvesiymişim, elimi uzatsam, yaşamın, var oluşun o kristalize özüne dokunuverecekmişim gibi. Yaşamın derinlerden gelen senfonisini dinliyorum. İşte, orada! Bir an için yüzünü bana gösterip, kayboluyor. Binlerce yıldız çiçeği açıyor sanki içimde bu kısacık anda, birbiri ardına havai fişekler patlıyor.

Biliyorum… Akşama doğru ya da en geç yarın, yaşam yeniden "normal"e dönecek. Kar eriyecek. Gri beyazı insafsızca alt edecek. İnsanlar yeniden arabalarının kontak anahtarlarını çevirecek, işlerine, okullarına gidecek, alışverişe çıkacak, hesaplar yapacak, zamanı dilimlere bölecek, nefes nefese yine bir yerlere yetişmeye çalışacak.

Ama ben şu anda mutluyum. İçimde ılık bir ışık. Çocuklar da mutlu. Onların içindeki ışığı da görebiliyorum. O yana doğru yürüyünce hemen etrafımı sarıyor ve bana sevinç dolu çığlıklarla kardan adamlarını gösteriyorlar. Yanakları kıpkırmızı, gözleri başardıkları işin sevinciyle ışıl ışıl. Kardan adam hemen hemen bitmiş, kömürden gözleri ve havuç burnu bile tamam, ekleyebileceğim fazla bir şey yok. Ama hayır, var. Boynumdan atkımı çıkarıyorum, kardan adamın boynuna doluyorum.

****

Sekiz kat merdiveni soluk soluğa tırmandı. Tam katına çıkan basamaklara gelmişti ki derinlerden telefonunun sesini duydu. Durmadan çalıyordu. Telaşla çıktı kalan basamakları, doğru anahtarı zorlukla buldu, kilide sokup çevirdi. Botlarını çıkarmadan, bastığı yerleri ıslata ıslata, peşinde kedi, telefonun çalıp durduğu odaya koştu; kaplan gibi atıldı üzerine. Ama aynı anda kesildi ses ve ekranda arayan numarayı gördü. Birazdan yine arar diye düşündü. Üzerindekileri çıkardı. Mutfağa geçip kahve suyu koydu. Tam o anda elektrikler geldi ve kapatmayı unuttuğu müzik kaldığı yerden başladı. Başa sarıp 'ilkbahar'dan başlattı bu kez. Bir an durakladı. Sonra ani bir kararla telefonu yeniden eline aldı ve kapattı.

Gülümsüyordu. Yapacağı her şeyi önceden planlamış gibi, balkona kuşlar için ekmek kırıntıları serpti. Yine bir anlık bir duraksamadan sonra yarı yarıya dolu sigara paketini avucunda buruşturup çöpe attı. Sonra fincanı elinde salon camının önündeki berjere kurulup, kırmızı atkılı kardan adamı ve etrafında neşeyle oynaşan çocukları hep aynı gülümseyen yüzle izlemeye koyuldu.

*Louis Aragon

 

Perihan BAYKAL


KARŞIN, Haziran-Temmuz 2007, Sayı:2