19/7/2009 · Kategori: okuma gunlugu
"...

Çoksatarların vebalini, sadece okura, daha doğrusu müşteriye yükleyemeyiz.Minima Moralia 'sında Adorno, 'Kültür endüstrisi, müşterileri tarafından yönlendirildiğine ve onlara kendi istedikleri şeyleri sunduğuna yeminle inandırmaya çalışır bizi,' diyor. Bir başka deyişle okur, hâlâ kendi istediğini özgür iradesiyle seçip okuduğunu zannediyor; oysa yaz bahanesiyle, güncel siyaset bahanesiyle, kişisel olarak gelişmek ve yükselmek vaadiyle onun önüne hep aynı seçenekler konuyor. Durum öyleyken, o zaman kültür endüstrisi nitelikli eserler yerine, okurun önüne neden bu boş tenekeleri koyuyor? İşte bu durumda okur okurluktan çıkarılıp bir müşteriye, bir hedef kitleye dönüştürülüyor. Müşteri zaten kendinden şüphe duymamak, kendini bir defa daha onaylamak adına bildiği ve savunduğu görüşleri görmek, olabildiğince basit, sıradan, kolay algılanabilir bir dille karşılaşmak, bu kısırlıkta kendi bilincini yaratamadığından çoksatarlıkla onurlandırılmış kabil bir bilince ortak olmak, kimseden geri kalmamak, okuduğu kitabın sosyal hayatta yansımasına tanık olmak, onu sohbetine mevzu edebilmenin gönencini taşımak istiyor. Endüstri de bu noktada, onu rahatsız etmeyecek, ona kendisini eksik hissettirmeyecek, onun kafasını karıştırmayacak seçenekler sunuyor ve 'o kitabı çok sevmiştiniz, bunu da çok seveceksiniz," türünde sloganlarla kimi hatırlatmalar yaparak, aslında 'her şey yolunda' diyor. Böylelikle de müşteriye istediğini verdiğini iddia ediyor. Adorno, 'Kulaklara tanıdık gelen sözlerin akıntısına kapılıp gitmiş çalakalem bir bayağılık, herkesi içerecek bir anlamlılık ve temasın göstergesi sayılmaktadır,' derken aslında bu sancıyı işaret ediyor.
..."

Ersan ÜLDES

Özgür Edebiyat dergisi'nin Temmuz-Ağustos sayısındaki "Çılgın Türkler bu yaz ne okuyacak?" başlıklı yazısından bir bölüm.

***

-Yine aynı dergide, Özdemir İnce'nin Nazım Hikmet'le ilgili yazdıkları içimde su serpintisi etkisi yarattı. Bunu da yazayım.(Kırlangıcın Okuma Uçuşu X)-

***

Aynı dergiden bir alıntı daha...

Baki Asiltürk ve Ahmet Bozkurt "Diyalojik Okuma"da, İkinci Yeni'yi konuşuyorlar:

"A. Bozkurt: ... Ne yazık ki Ece Ayhan, Cemal Süreya, Turgut Uyar, İlhan Berk, Edip Cansever ve Sezai Karakoç takipçilerinin pek çoğu İkinci Yeni'deki poetik rezonanstan nasibini almadı. Sanırım bugüne taşınan hastalıklı bir durum bu.  Sezai Karakoç'u yalnızca mistik, metafizik bir dünyaya hapsetmek; Ece Ayhan'ı sistem karşıtlığından öte bir yerde konumlandırmamak; en bayağı kullanımıyla Cemal Süreya'yı erotizmin dışarısına taşıyamamak gibi bir "kapatılma"  söz konusu.

B. Asiltürk: Bu sadece İkinci Yeni şairleri için değil ne yazık ki. Bizde edebiyatın hatta hayatın her alanında görülen bir aksaklık.  Bunun nedeni de "ezbercilik" ve sığ algıdan  başka bir şey değil bana göre. Yahya Kemal İstanbul şairidir, Haşim hüzünlü akşamların şairidir, Nâzım Hikmet hapishanelere, Dranas "Fahriye Abla" platonizmine,  Çamlıbel "Han Duvarları" arasına, Necip Fazıl "Kaldırımlar"a, Cahit Sıtkı "ölüm korkusu"na hapsedilmiştir. Etiketlemek kolaydır, ezberlemek kolaydır ama unutulmamalıdır ki İkinci Yeni şiiri biraz da "ezberlenemeyen" şiirdir."
8/3/2009 · Kategori: okuma gunlugu
MEKTUPLAR'ından...

Füruğ 1957 yılında, yani 22-23 yaşlarındayken bir süre yurtdışında, Münih'te kalıyor. Perviz Şapur'dan boşanmış ve erk/ek egemen yasalar gereği bu evlilikten olan oğlu Kamiyar, babaya verilmiştir. (Ömrü boyunca göremeyecektir bir daha oğlunu Füruğ.)
Aşağıdaki alıntı Füruğ'un Münih'ten babasına yazdığı bir mektuptan:


"… Benim en büyük derdim sizin beni tanımamış olmanızdır; hiçbir zaman da tanımak istemediniz ve belki de hâlâ siz benim hakkımda düşündüğünüzde, beni uçarı, aşk romanları ve Tahran Müsavvar dergisinin öykülerinden dolayı kafasında aptalca düşünceler oluşan bir kadın olarak biliyorsunuz. Keşke öyle olsaydım ve mutlu olabilseydim. İşte o zaman dünya küçücük bir odacık olurdu ve ben, dans partilerine gitmekle, güzel ve şık elbiseler giymekle, komşu kadınlarla çene çalmakla, kaynana ile dalaşmakla ve kısacası pis ve anlamsız binlerce işle yetinirdim ve daha büyük ve daha güzel bir dünyayı tanımazdım; bir ipekböceği gibi kendi kozalamın sınırlı ve karanlık dünyasında kıvranarak büyürdüm ve hayatımı sona getirirdim. Fakat ben böyle yaşayamazdım. Ben kendimi bildiğim andan beri, benim başkaldırım ve isyanım bu aptalca görünüş ile başlamıştır. Ben büyük olmak istiyordum ve istiyorum. Ben, bir gün doğup ve bir gün bu dünyadan çekip giden ve arkalarında bu geliş ve gidişlerinden herhangi bir iz bırakmayan yüz binlerce insan gibi yaşayamam. …"

*

İbrahim Golestan'a yazdığı mektuplardan birkaç parça:

"… Varmak nedir bilmiyorum, ama kuşkusuz tüm varlığımın ona doğru aktığı bir maksat vardır.

Keşki ölseydim ve yeniden dirilebilseydim ve dünyanın başkalaştığını, dünyanın bu denli acımasız olmadığını, insanların bu her zamanki aşağılık ve kahpeliklerini unuttuklarını (…) ve kimsenin evlerinin etrafına duvar örmediklerini görseydim. Yaşamın gülünç alışkanlıklarına bağımlı olmak ve sınırlara ve duvarlara boyun eğmek doğaya aykırıdır."

"… Benim kötülüklerim nelerdir, iyiliklerimi anlatmadaki utangaçlık ve güçsüzlükten başka ve göz gördüğünce duvar, duvar, duvar olan bu dünyadaki iyiliklerimin tutsaklığının ağlamalarından başka. Ve güneşin karneye bağlandığı, fırsat kıtlığının ve korkunun ve boğuntunun ve hakaretin olduğu bu dünyada."

"… Hayret, ne kadar şaşılası bir dünyadır, benim kimseyle bir işim yok; işte benim bu zararsızlığım ve kendi kendimle olmalarım başkalarının merakına yol açıyor. İnsanlarla nasıl karşılaşmam gerektiğini bilmiyorum. Ben utangaç biriyim. Başkaları ile konuşmayı başlatmada çok zorluk çekiyorum, özellikle bana ilginç olmayan başkaları ile, neyse geçelim."

"… National Gallery'de, Leonardo'dan bir tablo var, daha önceleri görmemiştim. Yani önceki Londra yolculuğumda. Müthiş bir şey! Her şey açık bir mavilikte çözülmüş. Eğilip namaz kılasım geldi. Din işte bu demek ve ben sadece aşk ve tapınsal övgü (sanat eseri ve güzellik karşısında duyulan huşû'yu kastediyor olmalı. PB) sırasında dinsel duygulara kapılırım."

FURUĞ FERRUHZAD, Yaralarım Aşktandır

*

ŞİİRLER'inden...

"çimenliğe gel
geniş çimenliğe
ve fesleğenlerin solukları ardından çağır beni
eşini çağıran bir ceylan gibi"

(BAHÇENİN FETHİ'nden)

***

"tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir
seni, kendinde tekrarlayarak
çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek

...

küpeler takacağım kulaklarıma
ikiz iki kızıl kirazdan
ve tırnaklarımı papatya çiçekyaprağıyla* süsleyeceğim
bir sokak var orada
aynı karışık saçları, ince boyunları ve sıska bacaklarıyla
küçük bir kızın masum gülüşlerini düşünüyorlar
bir gece
rüzgârın alıp götürdüğü.

...

ben hüzünlü küçük bir periyi biliyorum
okyanusta yaşayan
ve yüreğini tahta bir kavalda
usu usul çalan
küçük hüzünlü bir peri
geceleri bir öpücükle ölen
ve sabahları bir öpücükle yeniden doğacak olan"

(YENİDEN DOĞUŞ'tan)

*"papatya çiçekyaprağıyla" yerine "papatya taçyapraklarıyla" olsaydı, diye düşündüm okurken. Şiirlerin çevirisi bir İranlı olan Haşim Hüsrevşahi'ye ait. Ayrıca önsözü ve ekleriyle kitabı hazırlayan da yine kendisi, İranlı yazarın. Olağanüstü güzel bir çeviri aslında, bazı sözcük seçimlerindeki hataları olağan kabul etmek lâzım. Ben, "Bu Kitabın Kısa Öyküsü" bölümünden, Behçet Aysan'la birlikte planlandığını ama değerli şairin "Sivas cinayeti" yüzünden, kitap hâline gelişini -ne yazık ki- göremediğini öğrendiğim bu güzel kitabı, Füruğ'u ve şiirini merak eden herkese öneriyorum.(PB)

***

"ben çıplağım,çıplağım, çıplak
sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar kadar çıplak
ve tüm yaralarım benim aşktandır
aşktan, aşktan, aşktan.
ben bu başıboş adayı
okyanusun devriminden geçirmişim
ve dağ patlamasından.
ve paramparça olmak o birleşik varlığın giziydi
en değersiz zerresinden güneş doğdu.

selam ey masum gece!

selam ey gece, ey çöl kurtlarının gözlerini
inanın ve güvenin kemiksi oyuklarına dönüştüren!
ve senin pınarının kıyısında, söğütlerin ruhları
baltaların sevecen ruhlarını kokluyorlar
ben düşüncelerin, sözlerin ve seslerin aldırmazlık dünyasından geliyorum
ve bu dünya yılan dünyasına benzerdir
ve bu dünya
öyle insanların adım sesleriyle doludur ki
seni öpüyorken
kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar."

(İNANALIM SOĞUK MEVSİMİN BAŞLANGICINA'dan)

***

"arsızlıkla damgalanan
boş kinayelere gülen bendim
kendi varlığımın sesi olayım
istedim yazık ki 'kadın'dım"

(SENİN İÇİN BİR ŞİİR'den)

***

"sonraları benim adımı yağmur ve rüzgâr
usulca taşın yüzünden yıkayacak
mezarım adsız kalacak yol kenarında
arın, ayıbın söylencesinden uzak"

(SONRALARI'dan)

YARALARIM AŞKTANDIR, Furuğ FERRUHZAD, Türkçesi: Haşim Hüsrevşahi, Telos Yayınları, Mart 2002


7/3/2009 · Kategori: okuma gunlugu
Göğe Bakalım...

Akademi Gökyüzü sayın M. Nejat Gacar'ın yayın yönetmenliğinde İzmit'te çıkan bir dergi. Gündönümlerinde yayımlanır diyor kapaktaki şeritte. Demek tam "yedi" gündönümü geçmiş ilk sayıdan bugüne.

Akademi Gökyüzü'nün 7. sayısını bugün buldum posta kutumda. Çoğu kez olduğu gibi bir Salvador Dali süslüyordu kapağı. Onun o şaşırtıcı, düşsel resimlerinden biri. Yeldeğirmenlerinin üzerinde kocaman, devâsâ (biliyorum biliyorum, ikisi de aynı anlamda:) kelebekler. Bulutlarla çalkalanan bir mavi gök ve elinde bir garip uzun bayrakla çıplak bir insan silueti.

Bir çırpıda okudum. Bildiklerimizi hatırlamak, bilmediklerimizi öğrenmek güzel, bir derginin sayfaları arasında gezinirken. Nejat Gacar'ın yazısını baştan sona ilgiyle okuduğumu söyleyebilirim. Şiire yeni başlayanlara ders niyetine okutulabilecek bir yazı ama kuru bir didaktizmden de bir o kadar uzak. Keyifli bir sohbet gibi daha çok. "İyi bir şairin iki farklı çıkını olduğunu düşünmüşümdür hep! Birisi, yeteneklerini sakladığı 'kalıtsal', diğeri ise öğrendiklerini biriktirdiği 'edinsel' dağarcıklar" diyor bir yerde. Gerçekten de öyle değil mi? Ne tek başına yetenek şair yapmaya yetiyor bir insanı, ne de eğitim. "Öyle olsaydı dil ve edebiyat eğitimi almış olanların tümü olağanüstü şairler olurlardı!" diyor zaten. Sadece yeteneğe dayanan bir şiirse parlayıp sönmeye mahkum. Dünyaya kalıcı bir sözü olabileceğine inanmıyorum rastlantısallığa dayanan bir şiirin ben.

Sayın Gacar'ın,"Şiirde Altyapıyı Besleyen Kaynaklar" başlığı altında sıraladıklarından birkaçını buraya da almak istiyorum. Neden mi? Okuyunca bana hak vereceksiniz:

--AŞK, ÖFKE, KORKU (yazının orijinalinde de büyük harfle) olmak üzere her tür ve yoğunluktaki duygular
--Başta Evliya Çelebi'nin olmak üzere 'Seyahatname'ler ve olabildiğince değişik yörelere düzenlenecek geziler
--Yöresel efsane ve hurafeler
--Kutsal kitaplar
--Masallar
--Türk ve Dünya Klasiklerinden Romanlar (Don Kişot'a özel bir yer açılmalı)

Ve böyle devam ediyor… Diğerleri daha bilindik ve olmazsa olmaz olanlar; tarih, felsefe, mitoloji, şiirle ilgili yazılar vs. gibi. Ah, şiir, kocaman gül yaprağından ağzın ki senin doymaz! Doymasın. Yok öyle gözünü tavana dikip boncuk döker gibi şiir yazmak. Şiir ağır işçilik.

Güngör Gençay'ın yazısı kısa ve tezli bir Türk Edebiyatı tarihçesi. Okumadan geçilmeyecek yazılardan biriydi dergideki. Şener Aksu'nun "Tarih ve Şiir" başlıklı yazısı da öyle. Tutarlı, bütünselliği olan, sağlam analizlere ve çıkarsamalara dayanan, ele aldığı konuda hiçbir değişkeni göz ardı etmeyen, kurgusu sağlam bir yazıydı. Yazıdan birkaç cümle: "Şiir akıl dışı değilse de bir başka türden akıl işidir. Denebilir ki şiir sezgisel aklın etkinliğidir. Sezgisel akıl dizgesel değil, simgeseldir."

Ya şiirler? Güzel yazılar gibi güzel de şiirler vardı bu sayıda. Bunlardan, Osman Serhat Erkekli ile Bülent Güldal'ın ortaklaşa şiirleri olan "Son Virajlar" adlı uzunca şiir, dikkat çekiciydi doğrusu. Bu ikilinin şiirleri bir süredir dikkatimi çekiyor, beğenilerimi Bülent Güldal'a iletmiştim bir süre önce. Bu tarz ortaklaşa yazılan şiirler konusunda benim de çekincelerim var ama güzel örneklerine rastladığınızda da durup düşünmemenize imkân yok. Tuhaf bir şekilde birbirine yakışan ve birbirini tamamlayan iki kalem olmuş Erkekli ve Güldal ve ortaya, işte böyle bir savrulup bir toplanan, lezzetli bir şiir çıkmış.

Dergide beğenimi kazanan şiirlerden biri de Ahmet Uysal'ın şiiri oldu. Başlığı bile kendi içinde şiir bir şiir:" Bir Şair Yakın Olur Bütün Dillere"!

Derginin son sayfalarında Ustaya Saygı ve yine Nejat Gacar'ın hazırladığı Anımsamalar bölümlerini de beğeniyle izliyorum. Bu bölümler için, son derece iyi ve dergiye hareket katan seçimler yapılıyor. Bu sayının isimleri Ziya Osman Saba ile Rimbaud'ydu. Rimbaud'nun arka kapaktaki "Kuytuda Uyuyan Asker" şiirini ilk kez okuduğumu söylemeliyim. Ve, yumuşacık pastoral bir manzara gibi okuduğum şiirin son dizesine geldiğimde nasıl irkildiğimi de: "Uyuyor. Sağ yanında iki kızıl delik var." Bir tek dize işte, tek bir dize! Yüreğinizi cendereye alıp, sizi, yeryüzünün tüm savaşlarına karşı nefretle dolduran! Şiirin gücü bu değilse nedir?

Saygıyla selamlıyorum Akademi Gökyüzü'nü ve emeği geçenlere teşekkürlerimle. Gökyüzü hep mavi kalsın, bizler sürdürelim diye göğe bakmayı.

Perihan BAYKAL

(Akademi Gökyüzü dergisi'nin 8. sayısında yayımlanmıştır.)
1/1/2009 · Kategori: okuma gunlugu

Resim: Sedef Yılmabaşar

Bastet'in Ayak İzleri


Yaz gelecek elbette
insanlığa verilmiş sözü var
(Kasaba, s.35)

Bir kitabın adı ve bazen kime ithaf edildiği, o kitapla ilgili açarı ve sürülmeye değer izleri daha başlangıçta elimize verir. Yeri günlerdir başucum olan, gezdiğim yerleri benimle birlikte dolaşan ama aslında benim onu değil, onun beni -kâh kıyılarına, kâh girdaplarına- sürüklediği kitap gibi tıpkı. Bu kitabın adı "Kedi Uykuları"! Hemen ilk sayfada görüyoruz ki, içindeki şiirler "Yeryüzünün bütün kedilerine" ve "Eşber'e" ithaf edilmiş. "Sevgiyle, hürmetle." Bu sevgi ve hürmetin yarısı, eminim, diğerinden asla daha eksik olmamak üzere, kedilere. Kediler en az sevgi kadar hürmet de ister çünkü. Çocuklar gibi, şiir gibi, yaşam gibi, şu "yeşil perçemli yorgun dünyamız" gibi!..

Bir kitaba ne çok kedi sığmış! Ne çok mırıltı, siz parmağınızı ıslatıp çevirdikçe! Kitabın ilk bölüm başlığı "Düşler Bitti" olsa da, bu kediler uyuyor ve rüya görüyor. Üzerinize düş lekeleri sıçratıp duran rüyalar. Güzel kokulu, kolayca çıkan ama çıkmasını hiç istemeyeceğiniz!

Bugün; cehennem boşaldı
Yarın: cennetin anahtarı kedilere verilecek
Umut; umutsuzluğun içinde
Işık; karanlığın çatlaklarında çünkü (
Kalbur, s.26)

Metin Güven'in on üçüncü şiir kitabı Kedi Uykuları'ndan söz ediyorum. Birçok şair-yazar-sanatçı gibi Metin Güven de iflah olmaz bir kedisever. Öyle böyle değil hem de. Ahşap bir evde, artık bu sayının bir hayli azaldığını söylese de, çok sayıda kediyle birlikte yaşadığını biliyorum. O kediler ki hep gizemli bir yan barındıran, başına buyruk! Ortaçağda sahipleriyle birlikte yakılan, Mısır'da yarı tanrı sayılan ve insanlar gibi mumyalanarak gömülen. Öleceklerine yakın gözlerden uzak yerlere gizlenen ve ölümlerini kimseye göstermeyen kediler. Hep güzel hatırlansınlar için belki. Yumuşacık pati izleri de bırakabilirler sizde, kanlı tırnak izleri de! Bu tümüyle size bağlı.

Mümkün mü iz bırakmaması kedilerin? Bakın nasıl çıkıyorlar hiç umulmadık anlarda karşımıza:

"Ve kediler, köpeklerin kuyruğuna teneke bağlardı" (Tambur, s.11)
"Eldiven giyen-papyon takan küçük kediler" (Kuyu, S.29)
"Hijyen bir mutfağa girer gibi yüzleri ışıkla parıldayan / kediler dolaşıyor dört bir yanda" (Düğmeli Balık, s. 30)
"… Annem et keserdi, tedirgindi. Kediler ellerini uzatırlardı çünkü. Çok temiz, çok parlak, çok cesur, yazyağmuru gibi berrak, sabahgüneşi kadar aydınlık ve küçük ellerini." (Tonik, s.52)
"Yeryüzünü keşfe çıkan mutsuz kediler taburu / Ya da / Şiirlerim! Servetim benim" (Üsküre, s.70)

İnanın bu kadarla da sınırlı değil! Diyorum ya, içinden kedi geçen şiirler bunlar. Hele biri var ki, adı Nisan, öznesi başlı başına kediler!

Kediler ağlamaz ki; / Sadece homurdanırlar / Tutuyormuş gibi onları / Küçük bir çocuğun eli / Kuyruklarından // Kirlidir / Kedilerin aşkı / Gizlenmezler çünkü / Ne demirden ne akıldan // Ama; hijyendir / Gözleri her zaman / Hele de gelmişse / Telaşeli günlerden sonra / Uykusuz gecelere benzeyen / "zalim" nisan. (Nisan, s.34)

Ah, Eliot! Nisan zalimdir elbet!

Kediler gibi tıpkı ve doğanın ta kendisi!..


Gece ve Buhurdan…


Mavi atları var gecenin. Senin için
Ama yine de sönüyor fitil bittiğinde siyah kandil
-Siyah Kandil, s.15-

Yaşamın gizi çırpınır durur şairin kaleminin ucunda, açığa çıksın için. İpilder durur fosforlu yıldız çakımları gibi gecede. Tam gösterecek olur o hep aradığınız gerçeği yüzünüze tuttuğu pırıl ayna, birden buğulanıverir sırlı cam, kapanıverir perde. Tam tutacak olursunuz kandilin sarı alevini, o ışıktan haleyi; kaçıverir dili içine simsiyah. Tam değdim derken en parlağına gökteki yıldızların, birden bir kara delik!

Yaşamla ölümün bitmek bilmeyen dansıdır bu. Dirim ölümün, ölüm dirimin içindedir çünkü. Umut, umutsuzluğun! Yaşamın sırrı mı dediniz? Altından geçilmesi gereken bir gökkuşağı bekler tam orda bizi!

Ölüm ne cennettir ne cehennem.
Dokunaklı ama yine de görkemli bir çatlaktır.
Çürüyen bedenler yaşamı anlatır belki de.
Tarih kanla beslenir.
-Karanfil ve Kaplumbağa, s.10-

Metin Güven şiirinin izlekleri tüm bir şiir tarihinin evrensel ve kadim izlekleridir: Yaşam, ölüm, tarih, insan ve insanın yalnızlığı. Görmüş geçirmiş bir ruhun bilgelik dolu bakışını sezersiniz kurduğu soyut çatının derinliklerinde. Hem açık açık söyler, hem de bir gizleme ustasıdır.

Çünkü sona erdi masallar,
Mevsimler bitti
Hiçbir tansık geri getirmeyecek onları.
-Pagan, s. 28-

Şairdir, çağının tanığıdır; tabanlarında hâlâ geçtiği yolların dikenleri duruyorsa hele! Ya yüreği, yüreği acımaz mı gördüklerinden? Hem de nasıl acır!.. Yoksa niye feryad etsin "Ağular içtim/ Kurtarın beni!" diye.

Ah! kendi yangınlarında boğulmaları kaçınılmaz olan ülkeler.. Öykü
bitti, kimse kimsenin yardımına koşmuyor.
Umarım çabuk yırtılır Atını coğrafyanın parmaklıklarına bağlayan
Terzinin diktiği mavi atlas
(Terzi, s. 54)

Yurdum ki; kandiller sönmüş,
Yurdum ki; özensiz yaşayan insanlar barınağı.
(Üçgen, s. 55)

Neye, nereye tutunmalı şimdi? Umudu hepten yitirmek olur mu? Şair de yitirirse umudunu kim davet edecek insanı sonsuzluğa, o gözleri anka!

"Yola çıkmak gerekir."
dedi adam.
"Bekleyenler var."
-Sonsuzluğun gölgesine doğru yürüyelim
Karşılasın bizi kırlangıç gözlerinde uygarlık.
-İbrik, s.68-

Ey sen! Kurutulmuş sevinç çığlıkları gibi kırıtan Mavi Çan; Göçebe
mevsimlerin kardeşi; kutsal omurga..
Yeni yolculuklara var mısın?
(Ur, s.63)

"Kedi Uykuları" Metin Güven'in on üçüncü şiir kitabı demiştik, değil mi? Kitabın son sayfasındaki kısa tanıtım yazısından, şairin 1947 doğumlu olduğunu, 1968 yılından bu yana da hemen bütün edebiyat dergilerinde şiir ve yazılarının yayımlandığını öğreniyoruz. Bu bir bakıma istikrar demektir ve şiire gönül indirmiş, şiiri yaşamının kilit taşı yapmış ve şiirin peşi sıra geçmiş bir ömür. Ne diyor: "Şiirlerim! / Servetim benim". Bir an için "Poeta pirata est!", yani "Şairler korsandır" diyen ünlü söze kulak verelim. Eğer öyleyse, imge denizinin korsanlarıysa eğer şairler, servetleri de şiir olacaktır elbet. Kitap sayfalarında saklanan!

Çarmıha gerildi, kırbaçlandı dil
Bir türlü tükenmedi kötü şairlerin
Ağızlarında küfür eder gibi
Çiğnedikleri zencefil.
-İşaret, s.18-

Görüyoruz ki sadece dünyayla değil, şiirle de derdi var şairimizin! Metin Güven şiirlerinde bildik duyarlılıklar, arabesk fısıltılar ve şairanelik aramayın boşuna. Çağrışımlarla, sıçramalarla ilerleyen, metafor zengini, anlatmayan ama sezdiren şiirler bunlar. Okurundan çaba bekleyen; kontürleri kalın uçlu kalemlerle çizilmiş, enine boyuna boyanmış resimler değil, belirsizliklerle, boşluklarla, gölgelerle bezenmiş resimler sunan. Okuyanı düşündüren, düzanlamın ötesine taşıyan ve şaşırtıcı sapmalarla dolu.

Söyleyip geçiyor şair. Vurup kaçıyor! Neden sonra fark ediyorsunuz
vurulduğunuzu.

Gecenin yüreğine açılan pencereden sarkan hanımeli
Kendi yolunu arıyor. Ufkunda etle kemiğin kardeşliği var. Bir de
çatlayan çatılardan düşen taşların artık gizlenemeyen hikmeti ve
kederi.

Sende sevdiğim sen değilsin ki!
Benden sana yansıyan gece.
(Hanımeli, s. 45)

Şair sürekli anımsar, bilinçaltı durmadan işaret fişekleri salar şiirin göğüne diplerden. Pıtır pıtır açılır anı tomurcukları. Çocukluk ve anne imgesi birçok şiirinde temel öğeleri oluşturur. Kimi kez gündedün kokuları salar, kimi kez hesaplaşmanın keskin bıçağını sıyırır kınından. Cebelleşir durur, bir yandan içinde yaşadığı toplumun dünü-bugünüyle, bir yandan da kendi bireysel tarihi! Elinde bir cep aynası, -kimbilir, belki de o bıyıkların yeni terlediği günlerden yadigâr-, gözümüze gözümüze tutup
kamaştırmaktan yılmaz göğümüzü.

Ey anıları gizleyen cam fanus!
Yıkıntıların hünerine güveniyorum, meydanların serkeşliğine inandığım gibi..
Varoluş ve ölüm özgürlüğün karşısında susuyorlar. Olsun!
Umut dağılır, us konuşur bir gün.
( Fanus, s.49)

Buradayım ve bekliyorum üzerime çökmesini gökyüzünün.
Sızıyor kemiklerimin arasından çocukluğum,
Sızıyor çığlık gibi deli kan.
( Şapka ve Papağan, s.79)


Karanfil ve Kaplumbağa


Kitap iki bölümden oluşuyor. Düşler Bitti başlığını taşıyan ilk bölümde otuz beş; Tarihi Ciddiye Almalıyız başlıklı bölümdeyse otuz altı şiir yer alıyor. Bir de, kitabın sonunda yer alan, ayrı bir bölüm olarak da görülebilecek "Sardunya; Yönelişler ve Yaseminler Arasında" adlı, "for Elytis" ibareli uzun şiir var. Her biri ortalama altı-yedi dizelik yedi kısa bölümden oluşan lirik bir şiir bu. Ayrıksı bir final, bir veda buketi gibi duran. İşte, son dizeleri kitabın:

Hüzünler de ölçülüyor artık
Düşüyor diye ay taşları kucağına
Kendisine ulaşabilmek için
Kendisini yadsıyor Sardunya.
(Sardunya; Yönelişler ve Yaseminler Arasında, s.93)

Bölümlenmeler, her bir bölüm için seçilmiş şiirler ve bölümlerin izleksel bütünlüğü açısından bakılacak olursa, iyi bir düzenleme diyebilirim.

Kitaptaki şiirlerin sesine kulak verdiğimde dikkatimi çeken bir şeyi mutlaka yazmak istiyorum. Kedi Uykuları'nda bir sert ünsüzler egemenliği var. Özellikle de "k" sesi. Bunu sadece şiir başlıklarına bakarak bile söylemek mümkün: Karanfil ve Kaplumbağa, Arkabahçe, Kandil, Kalbur, Kuyu, Kanarya, Kasaba, Köy, Kılçıklı Bir Sazan Balığı Gibi, Kırlangıç, Küme, Kasnak, Kırmızı Değirmen, Kelepçe, Kafes, Karınca, Köle, Kadran, bunlardan bazıları. Şiirin dolandırmadan söyleyen edasına; kısa sıçrayışlarla, küçük darbelerle ilerleyen akışına yakışan bir ses rengi.

Diğer bir dikkatimi çeken konu ise, şiirde görmeye pek alışık olmadığımız türden hayvan adlarına sıklıkla yer vermesi şairin. "K"nın buradaki egemenliğini de görmemek olanaksız. Bir bakışta görebildiklerim: Kanguru, kaplumbağa, kirpi, çekirge, cennet kazları, kırkayak sürüleri, çakal, karınca, örümcek vs. Kuşları ve tabii "kedi"leri saymıyorum bile. Metin Güven, Ortega Gasset'in şiir ve şair için dediği gibi, "şaşırtıcı buluşlarla eşyanın öteki yüzlerini gösterir bize, hiç görülmemiş yanlarını önümüze serer. Bununla da yeni adlar takar nesnelere, tılsımlı bir ikinci-yaratışla ortaya çıkarır onları. İlk yaratılış hallerini, bâkir, bozulmamış niteliklerini gösterir; hepsini, yeniden, ayrı bir çevre içinde kurar." Bu noktadan sonra ne kirpi kirpi'dir artık, ne de kuş, bildiğimiz kuş!

Kirpi; kuş kanadıyla besleniyor şimdi.
Yoksulluğun sessiz direnci var koylarda, kıyılarda genç kız kirpikleri
Kimler söz vermişti bize!
Kırmızı yamaçlardan sallanarak inen kısraklar mı?
Çelik ve demire biçim veren ustalar mı?
Bir çığlıktan, başka bir çığlığın kıvrımına sarkıyor dünya.
Çünkü; can veriyor keskin dişlerin arasında insanlar.
Çünkü; yıprandı yürek.
(Beşgen, s.56)

Her hücresine kedi bilgeliği sinmiş, derin sularla karılmış serin mi serin şiirler… Zamana zaman dışı kayıtlar düşüren, kayıtsız görünen ama kesinlikle kayda değer!

Bu "uykuya" dâhil olun. Uyandığınızda gördüğünüz rüyayı anımsayacaksınız!]


*Kedi Uykuları, Metin GÜVEN, Kibele Yayınları, 1. Baskı: Ocak 2008


PERİHAN BAYKAL

Varlık Dergisi, Aralık 2008, Sayı: 1215




11/10/2008 · Kategori: okuma gunlugu

KİTAP KOKULU ODA

 

Gediz…

 

"Manisa'da bir Zümrüdüanka" diyerek çıkmaya başlayan Gediz Dergisi'nin ilk sayısını posta kutumda bulduğumda yemyeşil bir su esintisi vurmuştu yüzüme, kıyısı söğütlü. Nehirleri çok severim. Akarsuları desem daha doğru olacak galiba. Minik, cılız bir dere de olsa, bayılırım akan sulara. Giderek azalıyor değil mi dereler? Kimisi kurudu, kimisi toprakla dolduruldu. Benim bir dolu dere anım vardır oysa, çocukluğumdan. Çakıl çakıl, su kokan taşlarını sekerek dolaştığımız; şırıl şırıl ıslaklığında cıvıl cıvıl oynaştığımız dereler. Şimdiki çocukların var mı? Özellikle şehirde doğup büyüyenlerin? Ailelerle çıkılan turistik gezilerden söz etmiyorum. Büyüdüğü, koşturduğu, sınırlarını keşfettiği mahalleden, bir kır gezisinden ya da bir akraba ziyaretinden kalma? Çok ama çok zor. O güzelim dereler yok artık.

 

Neyse, dedim ya, akarsuları çok severim ve Gediz Dergisi, sıcağı boğucu, koşturmacalı bir günün sonunda serin bir su kıyısı bulmuşçasına sevindirip serinletmişti beni. Doğrusunu söylemek gerekirse hemen okuyamadım; nasıl olduysa başka işler, başka okumalar girdi araya. Başucumdaki, hemen okurum diye koyduğum gazeteliğin içinde, başka gazete ve dergilerin arasında kaybolup gitti. Ta ki önceki geceye kadar. Meğer gerçek bir 'zümrüdüanka'ymış Gediz. 1930'dan bu yana çeşitli aralıklarla çıkan bir derginin, dördüncü kez, küllerinden yaratılma çabasıymış ellerimde tuttuğum dergi. Ayrıca, evet, gerçek de bir şiir zümrütü Gediz. Bunca güzel ve iddialı şiiri bir arada görmek şaşırttı beni, bunu mutlaka yazmam gerek. Birbirinden nitelikli isimler ve her biri tekrar tekrar okunası şiirler! Daha ilk sayıda ulaşılan bu çıta yüksekliği bence sonraki sayılarla ilgili beklentiyi arttırıyor. Kimler yok ki? Sina Akyol'dan Bedirhan Toprak'a, Gültekin Emre'den Ahmet Günbaş'a, Onur Akyıl'dan Gökçenur Ç.'ye, Azad Ziya Eren'den Rahmi Emeç'e, Fahrettin Koyuncu'dan Olcay Özmen'e. Görüldüğü üzere bitmek bilmiyor ve bitmiyor da. Adını sayamadığım ama şiirlerini beğeniyle okuduğum başka şairler de var. Şu dizelere bakın örneğin:

 

"-bir ayrılıktan beter ne olur yalnızlıktan başka

 

  mutluluğun resmini çalar ellerim ebrûya

  tenimtenindirartıktendeşiz"

(Mehmet Özceylan, Sevgiliye ayrılık şiirleri iki, s.52)

 

Düzyazıları da okunası. (Dergide kadın şair hiç yoktu ama neyse ki kadın yazarlara ait güzel yazılar vardı.) Medine Sivri'nin, emek ürünü olduğu âşikâr, "Paul Eluard ve Nazım Hikmet Şiirinde Ontolojik Açıdan Renklerin Dili" başlıklı yazısıyla, Hüseyin Avni Cinozoğlu'nun "Vakitler İncelikler" üzerine kaleme aldığı incelemesi aklıma ilk geliverenler.

 

Dergide en dikkate değer bölümlerden biri de Olcay Özmen'in Nazmi Ağıl ile yaptığı, ilgiyle okunmayı hak eden, samimi ve içi dolu sözlerin edildiği söyleşiydi. Bakın meselâ günümüz Türk şiiri için neler söylemiş Nazmi Ağıl: "Bana sanki yazılan şiirlerin yaşadığımız hayatla pek ilgisi yokmuş gibi geliyor, ya da öyle stilize edilmiş ki, dizelerini al, karıştır yeniden düzenle, değişen bir şey olmayacak gibi. Dokunmuyor olaylara, nesnelere, kişilere, etraflarında, hatta havada dolanıp duruyor. Bir başka gözlemim de şairlerin birer peygamber edasıyla konuşmaları, gizemcilik almış yürümüş, internet sayesinde mi? En genç şair bile bir bilge kişi kesilmiş, en derin yaraları almış, en ağır testlerden geçmiş gibi konuşuyor, nasıl desem, 'taşın sabrını' 'kumun kaygısını' anlıyor, 'ağacın bilgeliğini' seziyor. Şiirsel ifadeler yaratmanın formülünü öğrenmişler de yazıyorlar sanki, mesela 'yüzümün yarısı kuzey, uçurum bir yarısı' diyorlar, ne söylediklerini bildiklerinden değil, böyle söyleyince şiir gibi durduğundan."(s.37) Biraz gülümsetti, çokça da düşündürdü beni bu sözler.

 

Gediz'in bundan sonraki sayıları için öncelikle iki küçük "umarım"ım var: Yerel nitelikli ürünlerin sayısının az tutulması (ki ilk sayı için bu doğal) ve daha "edebiyat ve sanat" çağrışımlı, daha sade kapak tasarımlarının tercih edilmesi. Ve bir de büyük "umarım": Gediz bu hızlı ve doyurucu başlangıcı, umuyor ve diliyorum ki sonraki sayılarıyla da (ve daha güçlenerek) sürdürür.

 

Sınırda…

 

Abonesi olduğum ya da düzenli olarak izlediğim dergilerin dışında, İstanbul'a gittikçe aldığım ve izlemeye çalıştığım dergilerden biri de "Sınırda"... Eleştirel bir bilinçle çıkan, farklı ve alışılmışın dışında bakış açıları sunan bir dergi. Mayıs-Ağustos sayısında ilgiyle okuduğum epeyce yazı vardı. Örneğin, İlyaz Bingül'ün Oğuz Atay'la ilgili yazısı oldukça ilginç savlar içeriyordu ve Atay'ın bir süredir, âdeta görünmez bir koruyucu hâleyle kuşatılmış ve nerdeyse veriliye-tabuya-kayıtsız şartsız imana (evet, böyle bir şey var ve düşündürüyor beni doğrusu) dönüştürülen adına karşın, cesurca açılımlar getiriyordu. Burada anti parantez bir şeyi daha belirtmek istiyorum, dikkatimi çeken. Her dönemin tabuları var, mâlum. Ama paradigma, ya da 'koşullar' diyelim, değiştiği ve direnç azaldığı anda, daha önce yüceltilen adlara karşı çirkin ve haysiyetsizce bir saldırı da başlatılabiliyor. Bunu da en az diğeri kadar onaylamadığımı ve çirkin bulduğumu söylemeliyim. Eleştiri, ama salyasız!

 

Kutlu Tunca'nın fotoğraf ve fotoğrafçılıkla ilgili ilginç yazı denemesinde şu satırların altını çizmişim: "… Deklanşör ve ona basmanın 'şiddet'i iktidarı simgeler; bakılanı kendi 'açı'sına hapsederek kendini dışarıda var eden bir üst-bakış ya da yukardan bakış. Poz vermek bu anlamda 'ölüm gibi' yapmaktır biraz da. Yankee seslenir: 'Hey Felluce, bir poz ver hele bize!' Ve hızla deklanşöre basar: ol ve öl! (…) Bu yüzden modern dönemlerde aristokratlar ve burjuvaların fotoğraf çekilmekten haz etmediği kesindir. İktidar gösteren ve gözeten olmayı arzular, gösterilen değil."(s.69)

 

Hüsamettin Çetinkaya'nın, derginin son sayfalarındaki "Olumsal Politika" başlıklı ve çok ilginç saptamalar içeren uzun yazısının giriş bölümünden birkaç satır: "… ülkemizde özellikle 80'den bu yana politikanın ısrarlı bir imkânsızlık pratiğine dönüştüğünü, küresel-yöresel seçkinlere ait bir mühendislik ve Goebbelsci tarzda medya etkinliği haline geldiğini ve yaşamımızı düzenleyen yüzlerce yasanın çoğu kez bizden (ve hatta onaylayan vekillerden bile) gizlenerek karara dönüştüğünü, geleceğimizin kurgulandığını görüyoruz."(s.135)

 

Üç Nokta ve Şiir Defteri…


Alalı-okuyalı bir hayli zaman olmasına karşın "Üç Nokta" dergisinden ve yanısıra verilen, Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu'nun hazırladığı şiir yıllığından söz edemedim. Oysa kesinlikle buna değer. Zaten sanıyorum yeni bir sayısı da çıkmadı Üç Nokta'nın, 'bahar' sayısından sonra. Şunu söyleyebilirim gönül rahatlığıyla: Üç Nokta kesinlikle çok iyi bir dosya dergisi. Bu sayının soruşturma başlığının "90'larda Şiir" olduğunu, dergide bu başlık altında bir araya gelmiş kalem ve yazıların, geleceğe kalıt oluşturabilecek denli nitelikli ve seçkin bir yelpaze oluşturduğunu yazdıktan sonra sözü Şiir Defteri 2008'e getirmek istiyorum.

 

Baskı kalitesi, kapağı, zengin içeriği, "önsöz"ü, dergilere dair (s)özdüşümler'i, soruşturma bölümleri, 2007 yılında şiire-şiir kitaplarına dair yazıları, bu yazıları hazırlayan nitelikli kalemleri, şiir bölümü ve en sonda yer alan, "2007 yılında yayımlanan şiir ve şiir üzerine kitapların" tam listesiyle bütün olarak, Şiir Defteri, bu yıl çıkmış olan şiir yıllıkları arasında en çok dikkat çekenlerden biriydi bence. Bu özenli ve titiz çalışma için kutluyorum, emeği geçen herkesi.

 

Alaz ve Mühür…

 

Alaz'ın 7. sayısında Veysel Çolak Fikret Hakan'la söyleşmiş. Ne varsa eskilerde var dedirtiyor Fikret Hakan bize bir güzel. Kulağıma (aslında 'gözüme' tabii) çalınmışlığı vardı ama bu denli içli-dışlı olduğunu bilmiyordum şiirle, doğrusu. Şu sözlerin altı çizilmez mi?: "… Şiirin insanın her çağında genç, diri, dinamik kalmasını sağlayan dinamitleyici bir yönü var. Kendi yaşıtlarıma bakıyorum, inanın bana şiiri olmayanların hepsi pörsümüşler. Yaşlılığın zavallılığını, dramını yaşıyorlar. Yani sevgili kardeşim, ortaokul çağında, lise çağında şiiri sevmek marifet değil. Okullardan sonra yaşam savaşı içindeyken de şiir insanın aklının yanı başında olmalı. Şiir bu açıdan bakıldığı zaman bir nevi yaşam iksiridir bence."(s.6)

 

"90'lardan 2000'lere edebiyatımız yeni isimler çıkarmada işlevini yerine getirdi mi?" diye sormuş Alaz. Hüseyin Alemdar, Bülent Güldal, Kemal Gündüzalp ve Altay Öktem yanıtlamış. Okunası.

 

Mühür'ün Eylül-Ekim sayısında Hülya Deniz Ünal'ın, Hayri K. Yetik'in şiirine "kadınca" ve "şairce" bir bakış denemesi var. Güzel bir bakış bu. Bakın şöyle de bitirmiş: "Şairin şiiri üzerine bir de eleştiri yapmam gerekiyor ki, o da şiirinin yer yer bilginin tuzağına düştüğüdür. Ancak, yazılan bilgi yoksunu şiirleri gördüğümde, bilgi olsun da şair de zaman zaman onun tuzağına düşsün diyesim geliyor."(s.36) Al benden de o kadar, diyesim geldi benim de.

 

Ahmet Uysal Ahmet Ada'ya İda selamı göndermiş. Çok da iyi etmiş. "Anılar hep ürkütmüştür beni. Anı yazmak kolay değildir. Baldan tatlı gibi göründüğü olsa da, yeri gelir ağı sızdırır, yeri gelir kan; güzelle çirkin yan yana gelir; avucunda kül içinde kor taşırsın."(s.32) diyor yazısının girişinde. Ahmet Ada'nın kitaplardan, gazellerden, taş plaklardan oluşan dünyasını anlatmış sonra. Kısa pantolonlu bir çocuğa benzetmiş Ada'yı. Düşündüm de, zaten bütün şairler çocuk değil midir biraz? O çocuk ölürse şiir de beraberinde ölmez mi? Bir türlü şiire dönüşememiş iki dizem var, (kimbilir, belki bu kadardır şiir, çoktan bitmiştir de ben boşuna bekliyorumdur gerisini): "Yaşı yoktur şairlerin ey! / Ondandır bunca aşık kemiği ortalarda", diyen. Gerçekten de, Amado'nun da dediği gibi "çocukluk, insanın anayurdu", ama en çok da şiirin!

 

Bilmem hatırlar mı beni sevgili Ada, ameliyatından birkaç gün önce telefonla aramıştım kendisini ve konuşmuştuk. İnanır mısınız, ben onun içindeki o büyümemiş çocuğu, yüreğinin o dupduruluğunu sesinden hissetmiştim, daha o birkaç dakika içinde. Dilerim en kısa zamanda, yeni şiirleri ve yazılarıyla aramızda olacak denli sağlığına kavuşur değerli şairimiz. Aynı dileğim büyük ustamız, Dağlarca'mız için de geçerli. Yâre hasret gibidir şiire hasret! Dönsünler bir an önce de çoğalsın şiirin menevişi.

 

Son olarak, dağlarda dolaşmaya gidip de bir daha dönmemiş o büyük şairi anarak bitiriyorum yazımı.

 

"İnsanları toprağı havayı severek yürüyorsun

Bilirim hiçbir şeyi dünyada olmaya değişmezsin

Hiçbir şey dünyada olmak kadar güzel değildir

Benimle ol

Gökyüzü birdenbire düşüverecek

Köprü'nün açılışını sabah işlerine giden insanları

Tekrardan seyredeceğiz" (İlhan BERK, İstanbul)

 

Saygı, hasret ve şiirle!

 

Perihan BAYKAL

 

Şehir Dergisi, Ekim 2008

 

26/8/2008 · Kategori: okuma gunlugu

Sevgili Perihan Hanım, Merhaba, Serdar Rifat KIRKOĞLU’nun kitabından eklemiş olduğunuz yazıyı ilgiyle okudum. Bu kapsamda birkaç noktada görüşlerimi sizinle paylaşmak istedim.

Bir okur olarak:

1. Yazıda geçen, “Romanın uzun soluklu oluşunun, yaşamı daha fazla bütünlüğü içinde kavrama” sı iddiasının, çok tartışılır bir durum olduğuna inanıyorum. Ben bir yönüyle, bu uzun solukluluğu, romanın bir “ayrıntılar dünyası” olmasına bağlıyorum. Burada geçen “Yaşamı kavramak” ın , yazar tarafından getirilen uzun soluklu bir anlatımdan çok okurun niteliği ile de ilgili olduğuna inanıyorum.

2. Elbette, “Bir takım önyargılarla ve kalıplaşmış estetik beklentilerle” yola çıkan okur, açılımının yapılması da konuyu daha iyi aydınlatacaktır. Bu okur tipinin, işleme mekanizmasını çözmekte zorlandığı bir roman karşısında bocalaması ile farklı bir davranış gösterdiği bağlamında: “ikinci defa sıkıldığı sayfaları (veya tamamını) dikkatlice okuma yürekliliği ve sabrını göstermesi ile romanı daha iyi anlaması” düşüncesi de tartışmalıdır. Bu, iyimser bir görüştür. İnanıyorum ki belli kavramlarla ortaya konulan, bir tanımın niteliği, basit bir tembelliğe bağlanamaz. Burada belki ”iyi bir okur olmak” üzerine yapılacak değerlendirme, önemlidir.

3. Yazıdan, farklı çizgilerdeki yapıtlar, felsefeleri doğrultusunda okuyucuda farklı eğilimler, davranış biçimleri oluşturur gibi bir düşünce edindim. Yapıt, okurunu yaratır gibi. Örneğin postmodern bir çizgide olan yapıt, yazarın deyimiyle, “korukçu tilkiler” ortaya çıkarır. Bu görüş de tartışılmalıdır. Çünkü burada okuyucu romanlar dünyasında gezen ve kendini arayan bir gezgin gibidir. Hangi eğilim veya çizgisi olan yapıt, onu daha çok etkilerse okur onun şemsiyesi altında duracaktır, gibi bir sonuçla karşı karşıya kalıyoruz ki bu durumda okuyucuyu, zamandan ve mekandan (ideolojiden ve teknolojiden) soyutlanıyor.
Elbette zaman ve mekan bağlamında, belli eğilimler, belli okuyucu tipleri yaratabilirler ancak bu durum bizi bir genellemeye götürmemelidir.

4. Özellikle “benbencilik” kavramını esas alırsak, “okur, roman okuma alışkanlığı –kitap okuma alışkanlığı diyelim- ve sonuçları” toplumdan topluma farklılık gösterir mi? Gelişmiş ülkelerde, gelişmekte olan ülkelerde bu durumun yansıması nasıl farklılıklar gösterir? Gelişmiş bir ülke okuru ile gelişmekte olan bir ülke okuru arasında fark var mıdır? Böyle bir ayrım yapılabilir mi? Belki bu noktaları da açmak gerekiyor.

5. “İyi bir okur” kavramını esas alırsak, en belirleyici sürecin galiba insanın kendini yetiştirmesi ile de çok yakından ilgili olduğu ortaya çıkıyor. Bu oldukça zor bir süreç… İyi bir okur, sonuçları yönlendirir diye düşünüyorum. “İyi bir okur ve okumak” sürekli kendini yenileyen bir süreçtir. Sürekli bir değişim ve gelişimi içinde barındıran bir süreç. Bu nedenle en azından öncelikle iyi bir okur olmanın ana nitelikleri ortaya konulmalıdır. Belki de burada geçen anlamıyla insanın “okumayı” kendi yaşamının bir parçası haline getirmesi gerekiyor.

Bu konularda çok şey söyleyebiliriz. Ama benim için önemli olan şiirde, öyküde, romanda anlatılan yaşamı okumak, anlamak, empati yapmak, barışın, sevginin ve tümüyle insanca yaşamanın önündeki engellerin kaldırılması için çaba göstermek. Ama ürünün, (romanın, öykünün, şiirin vb.) insanı yönlendirmesini de insana yönelmiş büyük bir tehlike olarak görüyorum. Ben bir okuyucu olarak eklediğiniz yazıdan çıkardığım sonuçları, yazı içinde kendime sorular sorarak ve düşüncelerimi yazarak sizinle paylaşmak istedim. Bu da okuyucunun hakkı olsun.

Teşekkürler…

Selam ve sevgiyle.

Oresay Özgür DOĞAN

*

Sevgili Oresay, ilginiz ve paylaşımınız çok sevindirdi beni. Ne güzel! Okumuş, düşünmüş, düşüncelerinizi yazmışsınız. Okuduklarımız bir şekilde etkileyip dönüştürüyor bizi. Bir yerlerde birikiyor, zaman içersinde yeni okumalar-yeni karşılaşmalarla etkileşime girip durmaksızın şekillendiriyor düşüncelerimizi. (Sıçratan! kitapları ezcümle ekleyerek, öyleleri de var biliyorsunuz.)

Ben de bir şeyler eklemek istiyorum, sizin yolunuzdan giderek.

Öncelikle… Beni bu yazıda en çok etkileyen ve düşündüren vurgunun, Rorty'den hareketle, "roman yazarının, insanları sürekli olarak yeryüzünde başka türlü ıstırap çekme biçimleri de olabileceği konusunda duyarlı kılmaya çaba harcadığı" şeklindeki saptama ya da düşünce önerisi olduğunu yazmak istiyorum: "Rorty'ye göre roman okumak başkalarına açılmanın dolaylı yollarından biri ve belki de en zenginleştirici olanı." Günümüzün, herkesin kendi kalesinde kalebent olduğu dünyasında nasıl da giderek azalan bir yeti! Başkaları ilgilendirmiyor bizi, varsa yoksa biz! Kimse kimseyi gerçek anlamda anlamak için çaba harcamıyor. Örneğin Stefan Zweig, o eşsiz empati yeteneğiyle benim kült yazarlarımdandır. Böylesi yazarların soyu giderek azalıyor ne yazık ki!

Edebiyat yapmak-felsefe yapmak deyimlerinin içerdiği olumsuz ve küçümser edayı düşünün bir! Roman okumak genç kızlara yakıştırılır, çocuk işidir (roman dendikte anlaşılan aşk ve macera romanlarıdır çünkü!), şiirse romantik, hayâl dünyasında gezen insanların işi. Hani Don Kişot'un okuduğu macera romanları gibi insanı gerçeklerden koparır, hayâl âlemine atar. Çok sevdiğim, ortaokul yıllarımdan beri görüştüğüm, okuyan ve entellektüel yanı olan bir arkadaşımdan bile duymuştum bunu. Kitaplardan, okumanın öneminden falan söz ederken bir gün "Ben sevmiyorum roman okumayı, vakit kaybı gibi geliyor bana. Başkalarının başından geçen, hayâl ürünü şeyler yerine bana bir şeyler öğreten, kazandıran, 'gerçekçi' kitaplar okurum daha iyi" deyivermişti. (Sonrasını sormayın
. Artık ara sıra roman da okuyor:)

Çoğu insana göre felsefe ve edebiyat süslü, anlaşılmaz, belli bir merkeze bağlı olmayıp nereye çekersen oraya gidecek türden cümleleri art arda dizmek olarak anlaşılır (ya da 'sanılır'). Pragmatist açıdan bakan için yararsızdır ve artı değeri yoktur. Evini-eşyanı gösterebilirsin, paranı, giysini, diplomanı, hatta yediğini-içtiğini! Pratiğe dönüşmeyen bilgi ise hiçbir işe yaramaz. (Kimbilir, belki de bu düşüncenin, gösteri toplumunun iliklerimize kadar işlemişliğinin ürünüdür, edebiyatla ilgilenenlerimizde bile, okumaktan çok habire "söz söyleme", "görünme", sofistik anlamda "sözle mat etme" derdi! Bu var, öyle değil mi? Oysa gerçek edebiyat aşkı çoğu kez sessizdir, aroması-kokusu farklıdır ve hissedilir. Büyük yazarlar yaşamları boyunca hep yazmışlar mıdır sanıyoruz? Bence yazmaktan çok okumuşlardır!)

Evet, başa dönersem, yazıda beni en çok etkileyen ve önemsediğim savlardan biri, insanların giderek bencilleşmesi, birey olmaktan çok bireycileşmesi, kimsenin kimseyi dinlememesi, anlamaya çalışmaktan çok suçlaması, başka insanların-başka ülkelerin acılarına duyarsızlaşmasıyla "roman okumama" arasında kurulan ilginç bağlantı oldu. Roman yazarının çabasının, dünyada başka ıstırap çekme biçimleri de olduğunu göstermeye ve bu açıdan insanları duyarlı kılmaya çalışmak olduğu savının biraz abartılı bir genelleme içerdiği düşünülebilir ama bu düşüncedeki gerçeklik payını inkâr etmek zor. Bu, "gerçek" mizah yazarları için dahî geçerli bence. Örneğin bir Aziz Nesin, bir Jaroslav Hasek, acıyı ve dünyayı ağır bir yük olarak hep hissetmişlerdir bence sırtlarında.

Sizin yazdıklarınızda katıldığım ve katılmadığım yönler var. Ben de sizin gibi, sizinkilere koşut olarak maddelendirip yazayım mı görüşlerimi?

1. Romanın uzun soluklu oluşunun, "yaşamı daha fazla bütünlüğü içinde kavrama" konusunda onu daha şanslı kıldığı kesin. Ama bu yeterli değil tabii ki. Artık birkaç cümleden oluşan, minimal, Ferid Edgü'nün deyimiyle "küçürek" öyküler bile var, biliyorsunuz. (Tabii yaşamı bütünsel olarak kavramak istiyor muyuz, o da var. Hatta bu şart mı diye bile sorulabilir. Günümüzün parçalı-bölüklü-yamalı sanat anlayışı sanki bu algılayışı giderek daha zorlaştırıyor, hatta bizzat engellemeye çalışıyor gibi geliyor bazen bana.) Ama elbette, yapıtın uzunluğundan çok içeriği önemli. Neyi nasıl söylediği. Bunu başaramayan romanlar olduğu gibi, başaran öyküler de var çünkü. Alımlayıcı faktörüyse bütün sanat dalları için geçerli.

2. İyimser bir görüş olduğuna ben de katılıyorum:)

Umberto Eco Gülün Adı adlı eserinin başlarında uzun betimlemeler yapar, örneğin bir kilisenin alınlığındaki kabartmaları tüm ayrıntılarıyla uzun uzun anlatır. Ve romanla ilgili olarak kendisiyle yapılan bir söyleşide, romanındaki ilk yüz sayfanın bir kefaret ve başlangıç işlevine sahip olduğunu ve o yüz sayfayı aşabilen okurlarla yola devam etmek istediğini, yani silkeleme ve eleme anlamında bu yola başvurduğunu yazar. Diğerleri zaten okur olarak onu ilgilendirmemektedir. Yeterince anlamlı, değil mi?

3. Sevgili Oresay, çok geniş bir konu bu. Yapıt mı okurunu oluşturur, yoksa belli okur tipleri vardır da onlar için mi yazılır? Genelleme yapmak olanaksız, pek çok faktör karışıyor işin içine. Ama bence, günümüzde su başlarını tutanlar neyin çok satacağını iyi biliyor ya da çok satacak şeylere, çok satmasını istedikleri şeylere yatırım yapıyorlar. Bu çok derin ve -başımıza çörek- sarmal bir konu!

Günümüzde kolaycı bir okur tipinin yaygınlaştığı ve bunun içinde yaşadığımız koşullarla da bolca ilintili olduğu kesin. Konuyla ilgili olarak, yine Umberto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti'sinde okuru 'örnek okur' ve 'ampirik okur' diye ikiye ayırır. Ampirik okur kendi beklentilerini, yazarın örnek okurdan beklediği tür beklentilerin önüne geçiren okurdur. "Metni, metnin dışından gelen ya da metnin onda rastlantısal olarak uyandırdığı tutkularının bir mahfazası gibi kullanır." Örnek okursa metnin ve dolayısıyla yazarın istediği ve beklediği okurdur. Eğlenmek, vakit geçirmek, kafasındaki şablonları desteklemek ve hatta salt bilgilenmek amacıyla okuyan kişiler doğaldır ki –buradan hareketle- "ampirik okur" tipine giriyor.

Örnek okur sayısı giderek azalıyor sanırım. Bence "örnek" yazarlar da:)

4. Sevgili Oresay, sınırları, eni-boyu belli bir deneme yazısı değil de daha geniş kapsamlı, inceleme-araştırma türünden bir çalışma olsaydı ele aldığımız yazı, haklı olabilirdiniz. Ama ben bu konuda bir ekleme yapabilirim, ufak. Geçenlerde okudum bir yerlerde; galiba bir gazete haberiydi; BM İnsani Gelişim Raporu'na göre Türkiye, kitap okuma sıralamasında 86. sıradaymış!

Sanat, edebiyat, şiir, insana ait tüm yaratılar insan'dan sonra gelir bence de. Daha önce başka bir yerde de demiştim: Bunlardan birini insanın önüne geçirmek yabayı, orağı insanın önüne geçirmekten farksız. Sanat bir araçtır sadece ama insan olduğumuzu bize en güzel şekilde hatırlatan görkemli bir araç. (İnsanları dövme amaçlı kullanacağımız bir araç değil ama meselâ:) Yoksa, "yaşamak, sade yaşamak / yosun, solucan harcı". Öyle değil mi?

Sana çok teşekkür ediyorum! Ne iyi oldu, beraberce düşündük. Sevgiyle.

Perihan BAYKAL

(Özgür Pencere/Kitap Kokusu)

_________________

 

24/8/2008 · Kategori: okuma gunlugu

Kitapların Şenlik Ateşi

Serdar Rifat'ın "Kitapların Şenlik Ateşi" üzerine (ki hâlâ elimde, tadını çıkara çıkara, araya başka okumalar sokarak, uzata uzata okuyorum) daha ayrıntılı yazarım belki ama kitaptaki, hepsi birbirinden ilginç ve düşündürücü, -onca popülist ve sığ yazı ve yazın'ın cirit attığı bir ortamda-, işlenmiş mücevher gibi pırıl pırıl parlayan bu yazılardan birini, hemen şimdi eklemek istiyorum.

Edebiyatın ve genel olarak sanatın duyarlılık, empati yeteneği yani duygudaşlık, insana sevgi ve saygı, akılcılık, başka dünyaları ve insanları anlayabilme ve hissedebilme, hoşgörü gibi yeteneklerin en azından birkaçını gerektirdiği ve kazandırdığı kesin. Sanatçı tabii ki peygamber değil, kendi adıma istemem de bunu ama önyargılı, fırsatçı, dar görüşlü ve sığ bir kişilik yapısıyla gerçek sanatçı ve yazarı yanyana getirmem mümkün değil. Hele ki "roman", daha genel konuşacak olursak "kurgu" yazarlığıyla.

Aşağıdaki yazı bana "Ah! Evet!.." dedirten bir yazı oldu, bu anlamda.

*
ROMAN OKUMAK VE BENBENCİLİK

“Çok-satar” diye tabir edileninden en uzlaşmaz görünümlü minimalistine, tuğla kalınlığında olanından ipincesine, modernist çizginin hararetle savunuculuğunu üstleneninden postmodernistine, piyasada gitgide daha çok boy gösteren “tarihsel” yaftalısından üzerinde salt “roman” sözcüğü geçtiği için roman olduğu varsayılan çeşitlerine kadar birbirinden çok farklı görünümler altında kültür dünyasının baş köşesine oturmuş bir tür olan “roman” acaba nasıl bir gizilgüç taşımaktadır ki edebiyatla ilgilenenlerin ve hatta ilgilenmeyenlerin gündelik yaşamlarında bu denli başat bir yer kaplamaktadır? Sözgelimi niçin “Hayatımı yazsam roman olur,” diye yaygın bir ifade vardır da, “hayat öyküsü” kavramı doğrudan doğruya edebi bir türü dile getirmeyip, sadece öz geçmişimize ait kimi temel bilgileri aktarmakla sınırlıdır?

Şuna hiç kuşku yok ki, roman türü, daha uzun soluklu oluşuyla yaşamı daha fazla bütünlüğü içinde kavrama iddiasındadır. Öykü adını verdiğimiz tür, belli ayrıcalıklı anlar ya da zaman dilimleri üzerinde odaklaşmışken, romancı enerjisini daha cömert kullanmakta pek sakınca görmez ve bu yüzden de hedefine varmakta öykücüye oranla ağırdan alabilir. Yaygın deyişle, öykücü bir 100 metreci ise, romancı maratoncudur. Görünüşte çok kısa bir zaman dilimini, hatta sözgelimi sadece tek bir günü –Joyce’un Ulysses’i Bloom’s Day diye nitelenen 16 Haziran 1904 günü üzerinde odaklaşır– anlatmaya girişmiş bir romancı bile, aslında zaman kavramını genleştirerek bir Antikçağ efsanesini farklı kisveler altında içinde bulunulan âna transpoze etme olanaklarından yararlanmış olabilir. Kısacası, roman, bir hayli geniş bir hareket özgürlüğü ve malzeme sunmaktadır yazara.

Roman yazmak, deyim yerindeyse, bir çeşit “düzenli hayaller kurma” sanatıdır. Bir yazar estetik anlayış olarak ister koyu bir gerçekçiliği isterse fantastik bir yaklaşımı benimsesin, onsuz edemeyeceği tek şey hayalgücünün ta kendisidir. Olgulardan asla sapmamak gerektiğini ileri süren katı bir natüralist romancı bile, ideal durumda, kurmacanın tanıdığı olanaklar içinde olguların katı kalıplarından kendini bir şekilde kurtarmaya çabalar. Zaten, kendini kurtaramazsa, bir sanatçı değil sadece olup bitenleri aktaran bir çeşit gazeteci olur. Sanatı yalnızca “yansıtmacılığa” indirgeyen böylesi sınırlayıcı bir tutum, yaratıcı sanatçının elini kolunu bağlayan birçok önyargıdan beslenir.

Peki roman yazmak böyledir de acaba roman okumak bundan pek farklı mıdır? Kafasında birtakım önyargılar ve kalıplaşmış estetik beklentilerle yola çıkan çoğu okur, işleme mekanizmasını çözmekte zorlandığı değişik bir roman karşısında bocalar ve okumasının belli bir aşamasında, benim “Korukçu Tilki” sendromu adını vermeyi uygun bulduğum çok manidar estetik bir tepki gösterir. Bu sendromun en başat belirtisi, romanı sonuna kadar okuma sabrını bir türlü gösteremeksizin onu bir noktada bırakması ve sonra da “Zaten, pek de bir şeye benzemiyordu!” yargısında bulunmasıdır. Aslı aranırsa işin püf noktası, tam da bu “benzetememek” eylemindedir. Söz konusu “Korukçu Tilki” okur, elindeki kitabı kafasındaki yerleşik hiçbir kategoriye yerleştiremediği için işin kolay yolunu seçmiş ve tembellik mantığına sığınmıştır. Hiç kuşkusuz, okurun salt okur olarak, estetik haz alma hakkı diye bir hakkı vardır. Dolayısıyla, haz almadığı, hatta sıkıldığı bir kitabı daha fazla okumanın da kendi başına bir anlamı yoktur. Gelgelelim, bu hak ister Barthes’ın düşündüğü anlamda hedonist bir estetiğin dışavurumu olsun, ister kapitalist kültürün eğlence vaatlerinden kaynaklansın, okurun kendini aşıp yeniden yaratmasının önündeki en büyük engeldir de. Biraz iyimser bir hesapla, dönüp de kendini sıkan sayfaları bir kez daha dikkatle okuma yürekliliğini ve sabrını gösterse, belki de romanı daha iyi anlayacak ve o romana ödemiş olduğu para da boşa gitmemiş olacaktır.

“Alımlama Estetiği” savunucuları, yapıtın anlamının ortaya çıkmasında, yazarın kendisi kadar okurun da pay sahibi olduğunu ileri sürerler ki söz konusu bu görüş açısından bir romanın potansiyel içeriğini okuma süreci içinde yeniden var eden okur ögesinin vurgulamak istediğim noktaya ışık tuttuğunu söylemek mümkündür. Kendisini yapıtın kahramanıyla az çok özdeşleştirmiş ya da tersine, ona karşı olumsuz duygular geliştirmiş olan herhangi bir okur, ilgisi sürekli uyanık kalacağından, romanın olay örgüsüne kendini kaptırır ve böylelikle de benim “Korukçu Tilki” sendromu adını verdiğim olumsuz durumdan kendini dolaylı yoldan uzak tutmuş olur. Bu durum, yapıtı tümüyle öznel gerekçelerle bir yana bırakmanın bir şekilde rasyonelleştirilmesi demektir. Hiç kuşku yok ki, bir romanın sürükleyiciliği onun estetik değeriyle doğrudan ilişkili değildir; hatta tam tersine, “çok-satar” diye tabir edilen romanların estetik değerleriyle ters orantılı olarak böyle sürükleyici olmak gibi bir özellikleri vardır. Oysa, okura en büyük güçlükleri çıkaran ve onları okuduğu şeylere genelde pek yaklaştırmayan romanlar, modernist çizgideki yapıtlar olagelmiştir. Bunun başlıca nedenleri, bilindiği üzere, modernist yapıtların olay örgüsü ögesini bilinçli olarak dışlamaları, bir öykü anlatmaktan uzak durmaları ve daha çok da, dış dünyanın bilinç ya da bilinçaltı üzerindeki yansıma kipleriyle ilgilenmeleridir. Bu romanlarda ağırlık merkezi olayların kendisi değil, onların bir özne tarafından yaşanış tarzıdır. Oysa ki kendisine heyecan verecek ya da en azından ilgisini uyanık tutacak olaylara ancak olgun bir “üzüm” salkımı kadar önem veren “Korukçu Tilki” dediğimiz okur, sözgelimi bir Beckett anlatısının yinelemelere dayanan olay sadeliği ya da bir Joyce romanının belli bir kültür birikimi gerektiren zengin çetrefilliği karşısında argo deyişle kolaylıkla tırsar ve sözünü ettiğim sendromu sergiler. Okumanın demokratikleşmesi kavramını ön plana çıkarıp öyle ya da böyle bir “öykü anlatma” hedefini yeniden anlatı kalıplarına entegre etmeyi amaçlayan “postmodernist” çizgideki yapıtlar ise, belki de “demokratik okur” ülkülerinin olumsuz bir yan ürünü olarak, edebiyat sahnesine yeni “Korukçu Tilki”ler çıkmasına neden olurlar. Kültür birikimi ikincilleşince, sanat yapıtındaki form kaygısı da önemini kaybeder ve yeni kavramsal denemelere açık romanlar yerine daha geleneksel romanlar yazılır.

Roman okumak hiç kuşkusuz sadece bireysel düzlemde değerlendirilebilecek, dolayısıyla toplumsal ve ahlaksal uzantıları olmayan bir edim değildir. Nitekim, liberal düşüncenin en önde gelen düşünürlerinden Amerikalı Richard Rorty, Redemption From Egotism (Benbencilikten Kurtulmanın Bedelleri) başlıklı yazısında, son derece anlamlı bulduğum şöyle bir belirleme yapıyor: “İnsanlar dinsel yazılarla felsefi incelemeleri insani olmayan şeylerin nasıl olduğunu bilmemenin cahilliğinden kurtulmak için okurlar, oysa ki roman okumalarının nedeni benbenciliklerinden kurtulmaktır.”

Richard Rorty burada, “benbenciliğin” “bencillik” anlamına gelmediğini ve daha çok da, insanın “kendinden hoşnut olma” hali olduğunu vurgulamaktadır. Ona göre benbenci kişiler başka insanların zihinlerinde olup bitenleri öğrenme konusunda kısa yoldan felsefe yapmaya eğilimlidirler, bu yüzden de diğer insanların kendilerini nasıl betimlemiş oldukları yoluna hiç başvurmadan dosdoğru şeylerin –yani, Tanrı’nın istencinin, ahlak yasalarının ya da insan varlıklarının doğasının– nasıl olduklarını öğrenmek isterler. Buna karşılık, roman okuyan kişiler, dinsel yazıları ya da felsefe incelemelerini okuyan kişilerden farklı olarak, “dine saygısızlık” ya da “akıldışılıktan” kurtulmaktan çok “duyarsızlıktan” kurtulmanın yollarını ararlar. Roman okumanın, başkalarının gereksinimlerini yeterince bilip bilmedikleri konusunda kendilerini sorgulamak olduğunu düşünürler.

Açıkça anlaşılacağı üzere, Rorty, bireysel düzlemde salt estetik bir haz olarak düşününülebilecek roman okuma edimine ahlaksal ve toplumsal bir boyutu da ekliyor ve ona, başka insanlara karşı duygudaşlık hissedebilmenin bir aracı olarak bakıyor. İşte bu anlamda felsefeyle uğraşan bir kişiyle roman yazmaya soyunmuş bir kişi arasındaki en temel farklılık, şu noktada billurlaşıyor: Felsefeci yeni kavramlar ve sorgulama yöntemleri geliştirirken roman yazarı, insanları sürekli olarak yeryüzünde başka türlü ıstırap çekme biçimleri de olabileceği konusunda duyarlı kılmaya çaba harcıyor. Bir başka deyişle, sanatın amacının salt ahlaksal bir misyonla sınırlı olamayacağını hepimiz bilsek de, Richard Rorty roman okumayı, benbencilik kafesinden çıkmanın en etkili çaresi olarak görüyor. Ona göre roman okumak başkalarına açılmanın dolaylı yollarından biri ve belki de en çok zenginleştirici olanı.

Öte yandan, şu paradoksal durum da gözümüze çarpmaktan geri kalmıyor: Rorty’nin bu belirlemelerini güncel edebiyat ortamına taşıdığımızda, kapitalist üretim koşullarında romanı ortaya çıkaran öznenin, yani yazarın gitgide daha fazla ölçülerde bir “ben kültü” içine gömüldüğünü, kitapları çok sattığı ve başarı kazandığı oranda “Ben ne yazarsam iyi yazarım” gibisinden sanatçılığın ruhuna tümüyle aykırı görüş açıları edinip kendini sorgulamasında başat bir ölçüt olabilecek “ideal okur” kavramına sırt çevirdiğini ve böylelikle de velinimeti olan okurlarla kurması gereken göbek bağını yitirdiğini gözlemliyoruz. Yani, ilginç bir şekilde, bir yanda, Rorty’ye göre hiç roman okumadığı için “benbencilik tuzağına” yakalanan okurlar ile, öte yanda, kendi kitaplarının dev aynasında büyüyüp başka türlü bir “benbencilik tuzağına” yakalanan yazarlar var.
Hıristiyan varoluşçuluğun en başta gelen temsilcilerinden olan Gabriel Marcel tüm felsefesini Toi, yani “Sen” kavramı üzerine inşa etmişti ve “Ben”i yaratanın, doğrudan bu “Sen” olduğunu ileri sürüyordu. Kim bilir, belki de bizim Yunus Emre’miz de “Bir ben vardır benden içeri,” derken, aslında, içimizdeki Sen’lere, yani başkalarına sesleniyordu.

SERDAR RİFAT KIRKOĞLU, Kitapların Şenlik Ateşi, YKY, Haziran 2008

10/8/2008 · Kategori: okuma gunlugu


OKUMA ODASI

 

Uyandım sabah ile!

 

Sabahleyin

Ocakta çay demlenir

Çatıda kumru

 

Sabah 6.00… Bazı sabahlar, çoğu kez hiç nedensiz, erkenden uyanırım. Uyanır uyanmaz da yatakta fazla oyalanmaz, kalkarım. Yine öyle oldu. Evin, güneşin doğuş yönündeki bölümlerine altın rengi bir ışık düşmüş, bir güzel altın tozuna bulanmış her şey! Salonun ipildeyip duran ışıkları içinde biraz oynayıp-oyalanıp, ben de altın tozuna bulanıp, ardından mutfağa geçiyorum. Gece açık bıraktığım balkon kapısından içeri şen-şakrak sabah sesleri doluyor. Taşıyor hatta. Kristal bir bardak gibi çın çın çınlıyor sabah. Sanki doğa kısacık bir an için ilk günlerini hatırlıyor. Enva-i çeşit (evet, aynen öyle) kuş sesleri, biraz ilerdeki anayoldan gelen trafiğin sesine karışıyor. (Önümüzdeki yolda daha çıt yok.) Çatıda kuğuran güvercinler… ve birden bir kanat sesi! Güvercinlerimden biri çatıdaki yuvasından balkon demirine aktarma yapıyor ve hemen ardından kanat çırparak uzaklaşıyor. Bir güvercin ailesiyle komşuyum nicedir, hatta bir yavrumuz bile var: Minnacık bir palaz! Kanat alıştırmaları yapıyor şimdilerde; arasıra şaşırıp balkona düşüyor; düşmesiyle toparlanıp, deliler gibi çırpınarak uzaklaşması bir oluyor.

 

Çayın altını yakıp balkona çıkıyorum. Balkona çıkıp, ellerim demirlerde, derin derin içime çekiyorum bu ilk sabahını Temmuz'un: Bütün sesleri, renkleri ve kokularıyla! Sardunyalarım da ben gibi esrik, titreşip duruyorlar, pembe tüveyçlerini okşayan parmakları altında naif sabah rüzgârının.

 

Sabahın bu saatinde ne çok mavi! Denizin ve göğün, bir sevişme gecesinin sabahında birbirine karışan teri… buhur olmuş tütüyor!

 

Günaydın yeni güne!..

 

dönen durmadan,
durmadan dönen,
ve belki bu yüzden,
hiç eskimeyen;
o hep ışıl çarkıfelek!

 

Sabahattin Kudret Aksal ve Gazoz Ağacı…

 

Sabah teneffüsü uzadı gitti. Son birkaç günkü okumalarımdan söz edecektim oysa!

 

Sabahattin Kudret Aksal, hep duyduğum ama –birkaç şiiri dışında- yeni keşfettiğim bir yazar. Adını Aksal'ın en tanınmış öykülerinden birinin adından alan Gazoz Ağacı, -adını anmadan geçemeyeceğim- Dr. Arif Yılmaz'ın özenli çalışmasıyla kotarılmış, Sabahattin Kudret Aksal ve öykü dendikte akla gelebilecek her şeyi, hiçbir kitaba girmemiş öyküleri de dahil bütün öykülerini içeren, kronolojik ve eleştirel bir düzenlemeyle oluşturulmuş bir kitap. İyi ki okumuşum dediğim kitaplardan biri oldu Gazoz Ağacı. Bir ikisi hariç hemen hepsinin mekânı İstanbul olan; meydanları, sokakları, Eminönü'sü, Beyoğlu'su, eski evleri ve  apartmanlarıyla İstanbul kokan; sıradan görünebilecek bir olay ya da durumun bile, nasıl keyifle okunacak bir öyküye dönüşebildiğini görmek isteyenlerin mutlaka okuması gereken öyküler. Ve, insan ruhunun derinliklerini iskandilleyen, kahramanları gibi mütevazı ama eski bir İstanbul konağındaki nakış ve bezemeler denli de incecik bir dil.

 

Bu öyküler şaşırtma gayesi gütmeden şaşırtıcı. Yumuşak, bilgece ve mütevekkil. Diğer yandan, Hovarda'daki gibi kimi kez hatta çoğu kez ironik. Aynı anda hem sıradan, hem sıra dışı. Hayatın kendisi gibi tıpkı. İnsanoğlunun o derin yalnızlığını soluyorsunuz Sabahattin Kudret Aksal'ın satırlarını okurken ve yaşamına bir anlam arayışının o, kesif bir bulut gibi sizi saracak olan umarsızlığını. Dünyayı ve insanı, genişliğine değil derinliğine çalışmış öyküler bunlar. Okuyun derim: Vavlar'daki Abdülmuttalip Bey'i, Geceye Doğru'daki Refik Bey'i, Soyut Oda'daki Ali Numan Bey'i ve daha nicelerini. Gustave Flaubert "Madame Bovary benim" demiş ya, ben de, bütün bu yüzlerin ardında, Sabahattin Kudret Aksal'ın, derininde fırtınalar gezdiğinden emin olduğum o dingin ama melankolik yüzünü gördüm.

 

Edebiyatta "Kötülük" Sorunsalı ve Marquiz de Sade…

 

Serdar Rıfat'ın "Kitapların Şenlik Ateşi"nden birkaç satır aktarmak istiyorum, Kafka'ya ait: "Bütünüyle bizi saran ve zehirleyen kitapları okumalıyız. Okuduğumuz kitap kafamıza balyoz indirilmiş gibi bizi uyandırmıyor ise, neden okuma zahmetine girelim ki? Senin dediğin gibi, bizi mutlu kılsın diye mi? Aman Tanrım, hiç kitap olmasaydı da o denli mutlu olurduk. Kendimizi azıcık sıkarsak bizi mutlu edecek kitapları biz de yazabiliriz. Bize gerekli olan, en acı verecek talihsizlik gibi bize vuran kitaplar. Kendimizden çok sevdiğimiz birinin ölümü gibi vuran, insanlardan uzaklara, ormanlara sürgün edilmişiz duygusu veren, intihar gibi kitaplar. Kitap içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı. Ben buna inanıyorum."

 

Marguerite Duras da, Yazmak'ta "Aşırı ve yapma bir utangaçlıkla yazan ölü kuşaklar var" deyip "Kafanızın içine kene gibi yapışan ve tüm bir yaşamın kara yasını anlatan, her düşüncenin en can alıcı noktasını yakalayan kitaplar" istiyordu.

 

Düşünmeye değer.

 

Geçmişte ve günümüzde, egemen sınıfın ikiyüzlü ahlâkına –bilinçli ya da bilinçsiz- savaş açmış, ayna tutmuş, ipliğini pazara çıkarmak için çaba harcamış yazarlar hep olmuş. Ürküttükleri fincancı katırları yüzünden yaşadıkları her çağda tepkiyle karşılaşmış, eleştiri ve nefret oklarına hedef olmuş, itilmiş, sürülmüş, aşağılanmış, her türden ezaya maruz kalmışlar. Bunlardan biri de, adını hepimizin bildiği Marquiz de Sade. Sade'ın "Erdemle Kırbaçlanan Kadın"ını okuduğumda, ahlâk kurumunun, sınıflı toplumlar var olalıberi, daima egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eden paravan ve ikiyüzlü bir ahlâk olduğuna ve "haklı olan güçlü değil, güçlü olan haklıdır" önermesinin doğruluğuna bir kez daha inandım. Abartılı bir olaylar zinciri ve o çağa özgü grotesk, hatta şaşırtıcı ölçüde naif bir anlatım hâkimdi kitaba ve günümüzde, televizyon ekranlarından günbegün odalarımıza dolan vahşet düşünüldüğünde, Sade'ın yazdıkları çok da ayrıksı gözükmedi gözüme.

 

Martıların Düğünü  ve Hiç…

 

Bu bağlamda okuduğum ya da okumak istediğim iki kitaptan söz etmek istiyorum şimdi de. Kendisini, kurucusu da olduğu bir sanal siteden tanıdığım ve öykülerinin birkaçını ilk kez net üzerinden okuduğum bir yazarın, Merih Günay'ın, biri roman (ya da uzun öykü), diğeri öykülerden oluşan iki kitabı: Martıların Düğünü ve Hiç. Uzun süre yorumlamakta güçlük çektiğim, arasıra-rastladıkça okuduğum yeraltı edebiyatı denen türden tatlar ve izler taşıyan, ezberimizi bozan, ters köşe edip bırakan, farklı, özgün, şaşırtıcı öyküler bunlar. Baş kahramanları, biraz Bukowski'nin "künt kafalı", alkolik ve vurdumduymaz roman kişilerini, biraz Camus'nun, bizi o korkunç yabancılaşma duygusuyla altüst eden, nihilizmin (:hiç'çilik) doruklarındaki Yabancı'sını anımsatan.

 

İçimizdeki kötücüllüğe mi işaret ediyordu Merih Günay, öğretilmiş bir ahlâkın ikiyüzlülüğüne mi? Ya da ne? Bu soruların yanıtları o yazdıkça ve bizler okudukça netleşecek. Üretken bir yazar olarak Merih Günay yine yazacak çünkü ve bizler yine okuyacağız, eminim. Acele etmeden,  popülizmin tuzaklarına kapılmadan, kendini dil ve içerik olarak daha da yetkinleştirip derinleştireceğine duyduğum umu ve güvenle.

 

Sincan İstasyonu…

 

Biraz da dergilerden…

 

Sincan İstasyonu'nun 10 ve 11 sayıları var elimde: Kırmızı ve mavi. Nasıl keyifli bir dergi! Hani irili ufaklı cepleri var ya Sincan İstasyonu'nun, sayfaları çevirdikçe karşımıza çıkan minik notlar-alıntılar-değiniler; onlardan birinde de Emin Özdemir'in "Sincan İstasyonu bir aşk mektubu gibi okunuyor" sözü var ya: Aynen öyle. Aşk mektubu mu bilemem ama her ay yolu gözlenen bir mektup gibi okunduğu kesin. Evet, her köşesi "okunabilir" bir dergi Sincan İstasyonu, gerçekten de.

 

10. sayının kapak yazısında Abdülkadir Budak " 'Aydın  Şair' sıfatı tarihe mi  karışıyor?" diye soruyor ki çok önemli buluyorum yazısındaki saptamaları ve bu sorgulama çağrısını.

 

Aynı sayıda, İlyas Tunç'un, Zaman Avcısı başlıklı yazısındaki şu bölümü tırnak içine almışım:

 

"… Şairler, olaylar arasında sıra gözetmezler. Öncelik ve sonralık tarihe aittir.

Şiir eşzamanlıdır.

Eşzamanlılık, bütün zamanları aynı anda yaşamaktır. Bütün zamanları aynı anda yaşamak, kaos yaratır. Kaos, hareket ve değişim demektir; şiir de… Şiirsel kaos, imgelerin çarpışması sonucu oluşur. İlk çarpan, ilk hareket ettirendir. İlk dize; hatta ilk sözcük bu yüzden önemlidir. Duygusal değişim; ya da estetik haz, bu çarpışmanın ortaya çıkardığı enerjiden başka bir şey değildir. İmgesel çarpışma, neden-sonuç ilişkisine dayanmaz. Bu yüzdendir ki şairler, birbirinden uzak gerçeklikleri bir araya getirebilir:

 

'Susardın ve kar yağardı.' (Hicri İzgören / Suskun)

 

Peş peşe gelen bu şiirsel eylemler, 'kalktım ve yüzümü yıkadım' eylemlerinden farklıdır. İkincisi çok sıradan, ikincisi şaşırtıcıdır Çünkü, sustuğumuz zaman kar yağdığı görülmemiştir. Şaşkınlık, alışılmamışı görmekten doğar. Görmek için, ışık gerekmez. Sözcüklerin ışığa ihtiyaçları yoktur.

Şiir, ışığını kendi yaratır."

 

Sayı 11'de Tuncer Uçarol'a ait yazıda, hemen bütün kitaplarını aldığım ve yakın bir zamanda okuyabilmeyi umut ettiğim Nurullah Ataç'la ilgili birkaç cümle dikkatimi çekiyor: "… Nurullah Ataç 'şairin serüvenine bütüncül bakma' çalışması yapmamıştı hiç. Deneme türünde, daha doğrusu gazete yazıları kapsamında neredeyse günce diyebileceğimiz bir türde yazmıştır ünlü eleştirilerini." Yazısından anladığım kadarıyla, T. Uçarol olumluyor bu tarzı.

 

Adı, yaşadığı semtte bir parka verilen Dinçer Sezgin'in "Bu sevinç nasıl anlatılır acaba?" başlıklı, buram buram içtenlik tüten yazısın da okudum tabii ve sevincinden kucaklayasım geldi bu güzel insanı.

 

Yine etkilenerek okuduğum bir başka yazı: Lütfiye Aydın'ın " 'Ara'da Kalmak" başlıklı yazısı: Baştan dudağımda bir gülümseme ve hatta, "özgün ilençler ustası" annesinden söz ettiği bölümde küçük kahkahalarla okuduğum ve yazarının dilindeki ironiye bayıldığım yazının, sonlarına doğru burkulmaya başlıyorum. "Yangından iki gün sonra, 'yirmi genç ölünün tabutu arasında' yapılan bir uçak yolculuğu", simsiyah bir imge olarak çıkmamacasına çakılıyor yüreğime.

 

Ve iki şairden iki dize.

 

Biri 10. sayıdan ve Neşe Yaşın'a ait:

 

"Solan gülün hafızası

  dalından koparıldığı ana dair" (Gülün Hafızası'ndan)

 

Diğeri 11. sayıdan ve şairi Fikret Demirağ:

 

"Şair: Önce İnsan'daki 'meleği' gören,

  sonra 'iblis'i fark eden!" (Sorular Ve Parçalanmalar'dan)

 

Berfin Bahar…

 

Berfin Bahar daha çok düzyazılarıyla dikkat çeken bir dergi.

 

124. sayının birkaç yerinde duraladım.

 

Vecihi Timuroğlu "Marksçılık ölmedi!" diyor: "… Kuşkusuz, Marksçılık'ın da, gelişme yasalarından nasibini almaması düşünülemez. Ancak, okuduğum hiçbir yapıtında, "yanlış" görmedim. Kusurlar var, ama kusurlar, bilimin o günkü verilerinden kaynaklanıyor. Yanlış yapmıyor, çünkü doğru düşünmenin yöntemlerini şaşırmadan kullanıyor."

 

Bertan Onaran "Nâzım Hikmet'in unutulmaz deyişiyle 'ağzımız dünyanın acılığını' hiç değilse bir haftalığına unutsun diye üçüncü kez gittik Küba'ya 21-29 Nisan arasında; bu hem kapatıldığımız, yaşatıldığımız anamalcı zindandan kaçıştı, hem de düşülkeye bir kez daha sarılma" diyor ve oradaki bir gözlemini şöyle aktarıyor: "… önünden geçtiğimiz ilk-ana okulunun demir parmaklıklı pencerelerinden bakınca, dersliğin dört bir yanına saçılmış, oyuncaklarla ya da birbiriyle oynayan kızlarla oğlanları gördük.  Sevinç dolu bir cıvıltı, ama bizdeki gibi hastalıklı tek bir bağrış,  haykırma, itişip kakışma yok; öğretmenleri, az önceki müze evde de, bu okulda da alabildiğine dingin yüzlü, yüksek sesli tek bir komut işitilmiyor, gerek yok: özdüzen kendiliğinden sağlanmış."

 

Mehmet Güler "Sanatçılarda İç Göz" başlıklı yazısında yürek gözüyle gören sanatçıları anlatıyor: "… Dağlarca'nın artık iki gözü de görmüyor. Dağlarca, kaybolan gözleri yerine iç gözünü geliştirmiş. Eline verdikleri şiir kitaplarının kapaklarına dokunarak, parmaklarını sürterek renklerini tahmin etmeye çalışıyormuş: 'Bunun rengi yeşildir, mordur, kırmızıdır, laciverttir…' diyormuş. Ama hemen tümünü de tutturuyormuş."

 

Ne diyor koca çınar?

 

"Nice yaşlanırsan yaşlan

  Bütün yapraklar kımıldamasa da

  En karanlık yerinde

  Kımıldar sevgin" (Fazıl Hüsnü Dağlarca, Uyanan Sayı şiirinden, Berfin Bahar 108; Şiir Defteri)

 

Güzel bir Temmuz sabahı başlamıştım yazıma, güzel bir Temmuz akşamüstüsünde de bitiriyorum. Gününüz ve gönlünüz aydın olsun, yeniden ve yineden hep!

Perihan BAYKAL

( Şehir Dergisi, Ağustos 2008, Sayı:37'de yayımlanmıştır.)

 

19/7/2008 · Kategori: okuma gunlugu


Oktay Rifat şiirine Dair...

Veysel Çolak, "Şiir Nedir ve Nasıl Yazılır?" adlı kitabında "imge" türlerini sayıp açıklıyor. Bunlardan biri de "vahşi imge".  Şöyle diyor, bu tarz imgenin derinlikten yoksun bir imge anlayışının eseri olduğunu belirttikten sonra:

"Yan yana getirilen sözcükler (bağdaştırma) hiçbir zaman duygusal, düşünsel bir çağrışımı oluşturamaz bu imge anlayışıyla. Yanlış ya da çirkin bir kullanım olarak da adlandırılabilir bu. Örnek: lambanın saçlarını taramak, telgraf tellerinde gemi leşleri… Görüldüğü gibi böylesi kullanımlarda sözcükler birbirini itiyor. Oysa bağdaştırmayı oluşturan sözcüklerin her biri bir diğerini etkilemeli; sözcüklerin bu buluşmasından sözlüklerde olmayan yepyeni bir anlam (sözcük) doğmalı."

Katılmamak mümkün değil.

Şimdi… Buradaki örneklerden biri dikkat çekici: "Telgraf tellerinde gemi leşleri"… Bu dize aynen, Oktay Rifat'ın Perçemli Sokak'ındaki bir şiirinde geçiyor. Perçemli Sokak, yazıldığı dönemde (1956) ve sonrasında da, çok tartışılmış bir kitap bildiğim kadarıyla. Örneğin, yukarıdaki saptamalara hak verdirircesine, şöyle dizeler de var:

XXVII

Bacaların da kuşları var
Toplu iğnelerden körpe
Yağmurların evinde
İkiz aynası çocukların

Lambaların şiltesinde uyurlar
Ellerinde çitlenbik ağaçları
Şehirler gibi dalgalanır rüzgârda
Uzun saçlı gözleri

Ama şu dizeler de Perçemli Sokak'tan…

XXXI

Köşe başını tutan leylak kokusu
Yakamı bırak da gideyim

Perçemli Sokak'ın, Oktay Rifat'ın 1. Yeni'den 2. Yeni'ye sıçrayışının kaşesi olan kitap olduğunu; Oktay Rifat'ın hep farklı arayışlar içinde olmuş, her kitabında yeni bir şeyler denemiş bir şair olduğunu da biliyordum. Ama Oktay Rifat şiirini çok da iyi bildiğimi söyleyemezdim.  Ta ki onun, YKY'den çıkan iki ciltlik Bütün Şiirleri'ni okuyana kadar. Uzunca süredir elimde bu iki kitap. En azından, Oktay Rifat şiirinin kitaptan kitaba nasıl değiştiğini bu biraradalık içinde net bir şekilde görme imkânına kavuştum. Ama tümünde de, O. Rifat'ın o kendine özgü, gür gözeli şiir sesi varlığını hiç değiştirmeden sürdürmüş, bunu da gördüm, aynı netlikte.

Perçemli Sokak'ın Ünlü Önsözü...

Kapalı ve vahşi imgelerle dolu Perçemli Sokak  önsözüyle ünlü. (Bir yerde okumuştum geçenlerde; böyle bir sokak gerçekten varmış. Kitapta O. Rifat'ın yaratımı olmayan tek imge belki de. Ve inanılmaz hoş. Bütün mahalle-sokak adlarının böyle şiirsel olduğunu düşünün bir!:)

İşte o önsöz:

"Dil bir anlaşma aracıdır. Karşımızdakine, vapurun yüzdüğünü mü anlatmak istiyoruz, vapur'la yüzmek eyleminin dildeki işaretlerini, vapur'la yüzmek kelimelerini yan yana getiririz. Bir dilin kelimeleri birer işaret olarak gerçeği gözümüzün önüne getirmekle ödevlidir. Ama bizler konuşurken gerçeği kurcaladığımızı, gözden geçirdiğimizi pek anlamayız. Bir dili kullanmak, kelimelerin bizde uyandırdığı görüntülerin yardımıyla bir şey anlatmak demektir. O şeye anlam diyoruz. Bir sözün anlamı, çoğu zaman o sözün gözümüzün önüne getirdiği görüntüden başka bir şey değildir. Ahmet yürürken düştü sözünde olduğu gibi. Yürürken düşen Ahmet'in görüntüsü bu sözün anlamıdır. Balık kavağa çıkınca gelirim dediğimiz zaman gözümüzün önüne gelen görüntüden ikinci bir görüntüye sana hiç gelmeyeceğim sözünün görüntüsüne sıçrarız. Bu da onun anlamıdır. Her söz bir görüntü ile karşımıza çıktığına göre her sözün bir anlamı vardır demek yanlış olmaz. Ama biz, sözler arasında bir ayırım yaparız. Bir sözün gözümüzün önüne gelen görüntüsü, olabilecek bir şeyse o söze anlamlı, olmayacak bir şeyse anlamsız deriz. Ahmet düştü sözünün bir anlamı vardır, çünkü Ahmet düşebilir. Lambanın saçları ıslak sözünün bir anlamı yoktur, çünkü lambanın saçı olmaz. Bir kelime sanatı, bu yüzden bir görüntü sanatı olan şiirin sadece olabilecek görüntülere bağlanması istenmeyeceğinden anlamla da bağlı kalması istenemez.

Konuşurken anlamdan da öte bir şey, bir sonuç bizi ilgilendirir. Ahmet düştü dendiği zaman, bu sözü anlar anlamaz, onunla bir görüntü, bir anlam olarak değil, bir sonuç olarak ilgileniriz. Artık Ahmet'in sağlık durumunu düşünürüz. Bu yüzden konuşmanın, yani dille işaretlenmenin tadını çoktan yitirmişizdir. Halbuki kelimeleri kullanmak, göz önüne birtakım görüntüler getirmek, gerçekle oynamak, gerçeği kurcalamak birdir. Kelime bu bakımdan bizi resmin çizgisinden, renginden, musikinin sesinden daha çok gerçeğe yaklaştırır. Ama biz gerçeğe olan ilgimizi de yitirmişizdir. Çünkü gerçeğe alışmışızdır. Gerçeğin gündelik düzenini değiştirmek, yahut başka bir açıdan bakabilmek elimizde olsaydı, daha çok ilgi duyardık ona. İşte gerçeğin düzeninde yapamayacağımız bu değişikliği, kelimelerin konuşma dilindeki gündelik düzeninde yapmak bize bu açıyı sağlayacak, birbirine yabancı sanılan kelimelerin karşılıklı ışığında gerçek unuttuğumuz yüzüyle çıkacaktır karşımıza." (Perçemli Sokak / Önsöz)

Oktay Rifat, Bütün Şiirleri 1-2, YKY, 1. Baskı, Eylül 2007


O. Veli, Şinasi, Oktay Rifat, Melih Cevdet AndayGülümsüyor

(Son olarak, blogla ilgili bir şikayet! Yazı eklemek çok zorlaştı, dilediğince ayarlamalar yapmaksa neredeyse olanaksızlaştı. Butonların çoğu çalışmıyor ya da şöyle diyeyim, kafasına göre çalışıyor. Renk, boyut, font ayarlamaya kalkıldığında herşey arap saçına dönüyor. Bu eklediğim yazı için de aynı durum geçerliydi. Ne diyelim? Blogcudaki benzer sorunlar umarım kısa sürede aşılır.)

3/5/2008 · Kategori: okuma gunlugu

 

KUŞATMA ALTINDA!

 

Ateşin içinden geçtiler... Geçtik! Yitirilen yarınlarla birlikte yiten koca bir kuşak! Seksen darbesinin bıraktığı izler... Yıkımlar... Savrulmalar... Tutunma çabaları...

 

Geçtiğimiz günlerde, Alaattin Topçu'nun iki romanını peş peşe okudum. (Biraz gecikmeli olduğunu itiraf ediyorum ama bunun sebebi biraz da, kendimi vererek okumak için en uygun zamanı kollamak istememdi.) Biri, sanıyorum ilk, diğeri de son romanı: Zamandışı Sevişmek ve Kuşatma Altında. Yayımlanmış diyeyim, çünkü yayıma hazır iki romanı daha olduğunu biliyorum. Üretken bir yazar herşeyden önce Alaattin Topçu!

 

Betimlemelerden çok diyaloglara dayandırıyor Alaattin Topçu romanlarını ve gündelik dilin olanaklarından yararlanıyor alabildiğine. Her iki romanında da otobiyografik özellikler hissediliyor. Özellikle, uzun bir tutukluluk sürecinden sonra şartlı tahliye ile özgürlüğüne kavuşan Selahattin ve Hediye'nin dış dünyaya uyum sağlama çabalarını; kendileriyle, davalarıyla ve çevreleriyle hesaplaşma süreçlerini anlatan Kuşatma Altında'da bu özellik daha ağır basıyor. Ben öyle algıladım.

 

Selahattin, roman kişilerinden doktorla konuşurken şöyle diyor romanın bir yerinde:

 

"... Aslında hakikaten bu otuz yıllık tarihimizin yazılması, bugünkü kuşaklara, hatta gelecek kuşaklara aktarılması gereken birçok yönü var. Bunlar büyük oranda unutulup gidilecek. Yaşananlar yaşandığı yerde kalacak. Acılar, işkenceler, ölümler, öldürümler... Hiçbir iz bırakmadan çekip gidecek. Sanatın-edebiyatın gücü de burada değil mi? Her şeyden önce bir 'bellek' olmasında, oluşturmasında değil mi? 'Ruhu olan bir bellek/belgelik...' "

 

Evet, ruhu olan...Unutmamak, unutturmamak için! İnkâra ve redde sapmadan, hataları abartmadan, suçluluk duymadan, en önemlisi umutsuzluğa yenilmeden!..  Ve tabii, 'devrimci' olarak bilinen insanların, hataları-kusurları-zaaflarıyla etten-kemikten-sinirden oluşmuş 'gerçek' insanlar olduğunu da gözardı etmeden.

 

Hayat devam ediyor ve değişen ne?

 

Şiirleri, -tahlilleriyle dikkat çeken- politik yazıları, dergiciliği ve yayıncılığı ile tanınan Alaattin Topçu'nun romancı yönünü de tanımak ve bir dönemi, bizzat yaşamış, içerden bir bakışla anlatan bir kalemden okumak istiyorsanız şiddetle salık veriyorum Alaattin Topçu'nun romanlarını.

 

Alaattin Topçu'nun dost yüreğine içten selamlarımla ve teşekkürlerimle, bir kez daha.

 

 

KUŞATMA ALTINDA, Alaattin Topçu,  Siyah Beyaz Yayınları, Nisan 2007

ZAMANDIŞI SEVİŞMEK, Alaattin Topçu, Suteni Yayınları, 2001

 

« Önceki ::