
OKUMA ODASI
Uyandım sabah ile!
Sabahleyin
Ocakta çay demlenir
Çatıda kumru
Sabah 6.00… Bazı sabahlar, çoğu kez hiç nedensiz, erkenden uyanırım. Uyanır uyanmaz da yatakta fazla oyalanmaz, kalkarım. Yine öyle oldu. Evin, güneşin doğuş yönündeki bölümlerine altın rengi bir ışık düşmüş, bir güzel altın tozuna bulanmış her şey! Salonun ipildeyip duran ışıkları içinde biraz oynayıp-oyalanıp, ben de altın tozuna bulanıp, ardından mutfağa geçiyorum. Gece açık bıraktığım balkon kapısından içeri şen-şakrak sabah sesleri doluyor. Taşıyor hatta. Kristal bir bardak gibi çın çın çınlıyor sabah. Sanki doğa kısacık bir an için ilk günlerini hatırlıyor. Enva-i çeşit (evet, aynen öyle) kuş sesleri, biraz ilerdeki anayoldan gelen trafiğin sesine karışıyor. (Önümüzdeki yolda daha çıt yok.) Çatıda kuğuran güvercinler… ve birden bir kanat sesi! Güvercinlerimden biri çatıdaki yuvasından balkon demirine aktarma yapıyor ve hemen ardından kanat çırparak uzaklaşıyor. Bir güvercin ailesiyle komşuyum nicedir, hatta bir yavrumuz bile var: Minnacık bir palaz! Kanat alıştırmaları yapıyor şimdilerde; arasıra şaşırıp balkona düşüyor; düşmesiyle toparlanıp, deliler gibi çırpınarak uzaklaşması bir oluyor.
Çayın altını yakıp balkona çıkıyorum. Balkona çıkıp, ellerim demirlerde, derin derin içime çekiyorum bu ilk sabahını Temmuz'un: Bütün sesleri, renkleri ve kokularıyla! Sardunyalarım da ben gibi esrik, titreşip duruyorlar, pembe tüveyçlerini okşayan parmakları altında naif sabah rüzgârının.
Sabahın bu saatinde ne çok mavi! Denizin ve göğün, bir sevişme gecesinin sabahında birbirine karışan teri… buhur olmuş tütüyor!
Günaydın yeni güne!..
dönen durmadan,
durmadan dönen,
ve belki bu yüzden,
hiç eskimeyen;
o hep ışıl çarkıfelek!
Sabahattin Kudret Aksal ve Gazoz Ağacı…
Sabah teneffüsü uzadı gitti. Son birkaç günkü okumalarımdan söz edecektim oysa!
Sabahattin Kudret Aksal, hep duyduğum ama –birkaç şiiri dışında- yeni keşfettiğim bir yazar. Adını Aksal'ın en tanınmış öykülerinden birinin adından alan Gazoz Ağacı, -adını anmadan geçemeyeceğim- Dr. Arif Yılmaz'ın özenli çalışmasıyla kotarılmış, Sabahattin Kudret Aksal ve öykü dendikte akla gelebilecek her şeyi, hiçbir kitaba girmemiş öyküleri de dahil bütün öykülerini içeren, kronolojik ve eleştirel bir düzenlemeyle oluşturulmuş bir kitap. İyi ki okumuşum dediğim kitaplardan biri oldu Gazoz Ağacı. Bir ikisi hariç hemen hepsinin mekânı İstanbul olan; meydanları, sokakları, Eminönü'sü, Beyoğlu'su, eski evleri ve apartmanlarıyla İstanbul kokan; sıradan görünebilecek bir olay ya da durumun bile, nasıl keyifle okunacak bir öyküye dönüşebildiğini görmek isteyenlerin mutlaka okuması gereken öyküler. Ve, insan ruhunun derinliklerini iskandilleyen, kahramanları gibi mütevazı ama eski bir İstanbul konağındaki nakış ve bezemeler denli de incecik bir dil.
Bu öyküler şaşırtma gayesi gütmeden şaşırtıcı. Yumuşak, bilgece ve mütevekkil. Diğer yandan, Hovarda'daki gibi kimi kez hatta çoğu kez ironik. Aynı anda hem sıradan, hem sıra dışı. Hayatın kendisi gibi tıpkı. İnsanoğlunun o derin yalnızlığını soluyorsunuz Sabahattin Kudret Aksal'ın satırlarını okurken ve yaşamına bir anlam arayışının o, kesif bir bulut gibi sizi saracak olan umarsızlığını. Dünyayı ve insanı, genişliğine değil derinliğine çalışmış öyküler bunlar. Okuyun derim: Vavlar'daki Abdülmuttalip Bey'i, Geceye Doğru'daki Refik Bey'i, Soyut Oda'daki Ali Numan Bey'i ve daha nicelerini. Gustave Flaubert "Madame Bovary benim" demiş ya, ben de, bütün bu yüzlerin ardında, Sabahattin Kudret Aksal'ın, derininde fırtınalar gezdiğinden emin olduğum o dingin ama melankolik yüzünü gördüm.
Edebiyatta "Kötülük" Sorunsalı ve Marquiz de Sade…
Serdar Rıfat'ın "Kitapların Şenlik Ateşi"nden birkaç satır aktarmak istiyorum, Kafka'ya ait: "Bütünüyle bizi saran ve zehirleyen kitapları okumalıyız. Okuduğumuz kitap kafamıza balyoz indirilmiş gibi bizi uyandırmıyor ise, neden okuma zahmetine girelim ki? Senin dediğin gibi, bizi mutlu kılsın diye mi? Aman Tanrım, hiç kitap olmasaydı da o denli mutlu olurduk. Kendimizi azıcık sıkarsak bizi mutlu edecek kitapları biz de yazabiliriz. Bize gerekli olan, en acı verecek talihsizlik gibi bize vuran kitaplar. Kendimizden çok sevdiğimiz birinin ölümü gibi vuran, insanlardan uzaklara, ormanlara sürgün edilmişiz duygusu veren, intihar gibi kitaplar. Kitap içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı. Ben buna inanıyorum."
Marguerite Duras da, Yazmak'ta "Aşırı ve yapma bir utangaçlıkla yazan ölü kuşaklar var" deyip "Kafanızın içine kene gibi yapışan ve tüm bir yaşamın kara yasını anlatan, her düşüncenin en can alıcı noktasını yakalayan kitaplar" istiyordu.
Düşünmeye değer.
Geçmişte ve günümüzde, egemen sınıfın ikiyüzlü ahlâkına –bilinçli ya da bilinçsiz- savaş açmış, ayna tutmuş, ipliğini pazara çıkarmak için çaba harcamış yazarlar hep olmuş. Ürküttükleri fincancı katırları yüzünden yaşadıkları her çağda tepkiyle karşılaşmış, eleştiri ve nefret oklarına hedef olmuş, itilmiş, sürülmüş, aşağılanmış, her türden ezaya maruz kalmışlar. Bunlardan biri de, adını hepimizin bildiği Marquiz de Sade. Sade'ın "Erdemle Kırbaçlanan Kadın"ını okuduğumda, ahlâk kurumunun, sınıflı toplumlar var olalıberi, daima egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eden paravan ve ikiyüzlü bir ahlâk olduğuna ve "haklı olan güçlü değil, güçlü olan haklıdır" önermesinin doğruluğuna bir kez daha inandım. Abartılı bir olaylar zinciri ve o çağa özgü grotesk, hatta şaşırtıcı ölçüde naif bir anlatım hâkimdi kitaba ve günümüzde, televizyon ekranlarından günbegün odalarımıza dolan vahşet düşünüldüğünde, Sade'ın yazdıkları çok da ayrıksı gözükmedi gözüme.
Martıların Düğünü ve Hiç…
Bu bağlamda okuduğum ya da okumak istediğim iki kitaptan söz etmek istiyorum şimdi de. Kendisini, kurucusu da olduğu bir sanal siteden tanıdığım ve öykülerinin birkaçını ilk kez net üzerinden okuduğum bir yazarın, Merih Günay'ın, biri roman (ya da uzun öykü), diğeri öykülerden oluşan iki kitabı: Martıların Düğünü ve Hiç. Uzun süre yorumlamakta güçlük çektiğim, arasıra-rastladıkça okuduğum yeraltı edebiyatı denen türden tatlar ve izler taşıyan, ezberimizi bozan, ters köşe edip bırakan, farklı, özgün, şaşırtıcı öyküler bunlar. Baş kahramanları, biraz Bukowski'nin "künt kafalı", alkolik ve vurdumduymaz roman kişilerini, biraz Camus'nun, bizi o korkunç yabancılaşma duygusuyla altüst eden, nihilizmin (:hiç'çilik) doruklarındaki Yabancı'sını anımsatan.
İçimizdeki kötücüllüğe mi işaret ediyordu Merih Günay, öğretilmiş bir ahlâkın ikiyüzlülüğüne mi? Ya da ne? Bu soruların yanıtları o yazdıkça ve bizler okudukça netleşecek. Üretken bir yazar olarak Merih Günay yine yazacak çünkü ve bizler yine okuyacağız, eminim. Acele etmeden, popülizmin tuzaklarına kapılmadan, kendini dil ve içerik olarak daha da yetkinleştirip derinleştireceğine duyduğum umu ve güvenle.
Sincan İstasyonu…
Biraz da dergilerden…
Sincan İstasyonu'nun 10 ve 11 sayıları var elimde: Kırmızı ve mavi. Nasıl keyifli bir dergi! Hani irili ufaklı cepleri var ya Sincan İstasyonu'nun, sayfaları çevirdikçe karşımıza çıkan minik notlar-alıntılar-değiniler; onlardan birinde de Emin Özdemir'in "Sincan İstasyonu bir aşk mektubu gibi okunuyor" sözü var ya: Aynen öyle. Aşk mektubu mu bilemem ama her ay yolu gözlenen bir mektup gibi okunduğu kesin. Evet, her köşesi "okunabilir" bir dergi Sincan İstasyonu, gerçekten de.
10. sayının kapak yazısında Abdülkadir Budak " 'Aydın Şair' sıfatı tarihe mi karışıyor?" diye soruyor ki çok önemli buluyorum yazısındaki saptamaları ve bu sorgulama çağrısını.
Aynı sayıda, İlyas Tunç'un, Zaman Avcısı başlıklı yazısındaki şu bölümü tırnak içine almışım:
"… Şairler, olaylar arasında sıra gözetmezler. Öncelik ve sonralık tarihe aittir.
Şiir eşzamanlıdır.
Eşzamanlılık, bütün zamanları aynı anda yaşamaktır. Bütün zamanları aynı anda yaşamak, kaos yaratır. Kaos, hareket ve değişim demektir; şiir de… Şiirsel kaos, imgelerin çarpışması sonucu oluşur. İlk çarpan, ilk hareket ettirendir. İlk dize; hatta ilk sözcük bu yüzden önemlidir. Duygusal değişim; ya da estetik haz, bu çarpışmanın ortaya çıkardığı enerjiden başka bir şey değildir. İmgesel çarpışma, neden-sonuç ilişkisine dayanmaz. Bu yüzdendir ki şairler, birbirinden uzak gerçeklikleri bir araya getirebilir:
'Susardın ve kar yağardı.' (Hicri İzgören / Suskun)
Peş peşe gelen bu şiirsel eylemler, 'kalktım ve yüzümü yıkadım' eylemlerinden farklıdır. İkincisi çok sıradan, ikincisi şaşırtıcıdır Çünkü, sustuğumuz zaman kar yağdığı görülmemiştir. Şaşkınlık, alışılmamışı görmekten doğar. Görmek için, ışık gerekmez. Sözcüklerin ışığa ihtiyaçları yoktur.
Şiir, ışığını kendi yaratır."
Sayı 11'de Tuncer Uçarol'a ait yazıda, hemen bütün kitaplarını aldığım ve yakın bir zamanda okuyabilmeyi umut ettiğim Nurullah Ataç'la ilgili birkaç cümle dikkatimi çekiyor: "… Nurullah Ataç 'şairin serüvenine bütüncül bakma' çalışması yapmamıştı hiç. Deneme türünde, daha doğrusu gazete yazıları kapsamında neredeyse günce diyebileceğimiz bir türde yazmıştır ünlü eleştirilerini." Yazısından anladığım kadarıyla, T. Uçarol olumluyor bu tarzı.
Adı, yaşadığı semtte bir parka verilen Dinçer Sezgin'in "Bu sevinç nasıl anlatılır acaba?" başlıklı, buram buram içtenlik tüten yazısın da okudum tabii ve sevincinden kucaklayasım geldi bu güzel insanı.
Yine etkilenerek okuduğum bir başka yazı: Lütfiye Aydın'ın " 'Ara'da Kalmak" başlıklı yazısı: Baştan dudağımda bir gülümseme ve hatta, "özgün ilençler ustası" annesinden söz ettiği bölümde küçük kahkahalarla okuduğum ve yazarının dilindeki ironiye bayıldığım yazının, sonlarına doğru burkulmaya başlıyorum. "Yangından iki gün sonra, 'yirmi genç ölünün tabutu arasında' yapılan bir uçak yolculuğu", simsiyah bir imge olarak çıkmamacasına çakılıyor yüreğime.
Ve iki şairden iki dize.
Biri 10. sayıdan ve Neşe Yaşın'a ait:
"Solan gülün hafızası
dalından koparıldığı ana dair" (Gülün Hafızası'ndan)
Diğeri 11. sayıdan ve şairi Fikret Demirağ:
"Şair: Önce İnsan'daki 'meleği' gören,
sonra 'iblis'i fark eden!" (Sorular Ve Parçalanmalar'dan)
Berfin Bahar…
Berfin Bahar daha çok düzyazılarıyla dikkat çeken bir dergi.
124. sayının birkaç yerinde duraladım.
Vecihi Timuroğlu "Marksçılık ölmedi!" diyor: "… Kuşkusuz, Marksçılık'ın da, gelişme yasalarından nasibini almaması düşünülemez. Ancak, okuduğum hiçbir yapıtında, "yanlış" görmedim. Kusurlar var, ama kusurlar, bilimin o günkü verilerinden kaynaklanıyor. Yanlış yapmıyor, çünkü doğru düşünmenin yöntemlerini şaşırmadan kullanıyor."
Bertan Onaran "Nâzım Hikmet'in unutulmaz deyişiyle 'ağzımız dünyanın acılığını' hiç değilse bir haftalığına unutsun diye üçüncü kez gittik Küba'ya 21-29 Nisan arasında; bu hem kapatıldığımız, yaşatıldığımız anamalcı zindandan kaçıştı, hem de düşülkeye bir kez daha sarılma" diyor ve oradaki bir gözlemini şöyle aktarıyor: "… önünden geçtiğimiz ilk-ana okulunun demir parmaklıklı pencerelerinden bakınca, dersliğin dört bir yanına saçılmış, oyuncaklarla ya da birbiriyle oynayan kızlarla oğlanları gördük. Sevinç dolu bir cıvıltı, ama bizdeki gibi hastalıklı tek bir bağrış, haykırma, itişip kakışma yok; öğretmenleri, az önceki müze evde de, bu okulda da alabildiğine dingin yüzlü, yüksek sesli tek bir komut işitilmiyor, gerek yok: özdüzen kendiliğinden sağlanmış."
Mehmet Güler "Sanatçılarda İç Göz" başlıklı yazısında yürek gözüyle gören sanatçıları anlatıyor: "… Dağlarca'nın artık iki gözü de görmüyor. Dağlarca, kaybolan gözleri yerine iç gözünü geliştirmiş. Eline verdikleri şiir kitaplarının kapaklarına dokunarak, parmaklarını sürterek renklerini tahmin etmeye çalışıyormuş: 'Bunun rengi yeşildir, mordur, kırmızıdır, laciverttir…' diyormuş. Ama hemen tümünü de tutturuyormuş."
Ne diyor koca çınar?
"Nice yaşlanırsan yaşlan
Bütün yapraklar kımıldamasa da
En karanlık yerinde
Kımıldar sevgin" (Fazıl Hüsnü Dağlarca, Uyanan Sayı şiirinden, Berfin Bahar 108; Şiir Defteri)
Güzel bir Temmuz sabahı başlamıştım yazıma, güzel bir Temmuz akşamüstüsünde de bitiriyorum. Gününüz ve gönlünüz aydın olsun, yeniden ve yineden hep!
Perihan BAYKAL
( Şehir Dergisi, Ağustos 2008, Sayı:37'de yayımlanmıştır.)