ŞİİRİ SADECE 'DİL'E İNDİRGEYEMEYİZ*
1. Başlangıçtan günümüze kadar bakıldığında/incelendiğinde Türk şiirini var eden/güçlü kılan dil özellikleri nelerdir?
Türk şiiri güçlü köklere sahip varsıl bir şiir. Türk dili gibi tıpkı. Başlangıcından bugüne… Türk şiiri kadar çok yönlü, çok dilimli, çok katmanlı; tarih boyunca bin bir renge, şekle, görünüme bürünmüş başka bir şiir var mıdır, bilmiyorum. Çok büyük şiir gelenekleri olduğunu biliyorum dünyada ama bence Türk şiiri bunlar arasında oldukça önemli bir yere sahip. Halk şiiri, tasavvuf şiiri, koskoca bir Divan edebiyatı, modern Türk şiiri ve bu şiir içindeki akımlar. Ne çok farklı yapı! Farklı ölçü, farklı eda! Her biri de kendi içinde renkli taç yaprakları gibi açılan, yayılan, genişleyen, çoğalıp duran gümrah bir hazine.
Peki Türk şiirini var eden / güçlü kılan "ortak" dil özellikleri var mı?
Üzerinde yaşadığımız topraklar nasıl farklı uygarlıkların beşiği olmuşsa, nasıl –biraz da moda deyimle- çok renkli bir mozaik görünümü sunuyorsa, Türkçe şiirin de farklı kaynaklardan beslenmiş olmasını bir zenginlik olarak görüyor ve sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. Her biri farklı eda'ya sahip bu şiir akımlarını ya da dönemlerini bilmeden, sevmeden, okşamadan –şiir yazılır belki ama- yeni bir şiir dili geliştirilebileceğine de inanmıyorum. Ancak farklı akımların analizini, sosyolojik ve tarihsel açıdan ifade ettikleri anlamı da es geçmemek lâzım. Bunları bilmek ve araştırmak şairin işi değil diyebilirsiniz belki, ancak, dünyayı doğru değerlendiremeyen, şiiri salt duygulanım olarak gören; bir tarih bilincine, dünya ve dünyada olup bitenler hakkında bir perspektife sahip olmayan bir bakışın ancak iki boyutlu bir bakış olabileceğine ve moda akımların, moda söylemlerin etkisinde kalıp güncelin buyurduğundan ve boyunduruğundan bir adım öteye geçemeyeceğine inanıyorum ben.
Evet, Türk şiiri güçlü bir şiir, Türk dili de öyle. Türkçe yoğrulmaya müsait, içinde her türden olanağı taşıyan ve şiire sonsuz olanaklar sunan bir yapıya sahip –ki- bunca farklı deneyimi kaldırabilmiş, her türlü sınavdan başı dik çıkmış! Tıpkı bir kilimin bin bir çeşit desenlerini yaratan renk renk iplik tutamları gibi, Türk şiiri de Türkçe'nin o lirik, engin söyleyiş gücü sayesinde farklı dokulara sahip farklı farklı iklimler yaratabilmiş.
2. Şiirin “ses bayrağımız" olan Türkçe açısından, edebiyatta hâlâ bir temsil gücü olduğuna inanıyor musunuz? Bunu nasıl açıklarsınız?
Türk şiirinden, Türkçe şiirden söz ediyoruz. Ayrıca şiiri diğer yazın türlerinden ayırmak da, bu anlamda, mümkün değil. Tüm yazın türleri aynı coğrafyadan, aynı tarihsel koşullardan, aynı güncel etkilerden besleniyor. Biri için geçerli olanın diğeri için geçerli olmaması düşünülemez. Ancak, çok ilginç, az önce "Türkçe ses bayrağım" yazarak nette bir arama yaptım ve karşıma çıkan sitelerden biri Fethullah Gülen sitesi oldu ve orada Taha Akyol'un bir yazısıyla karşılaştım! "Ses bayrağımız"ın uzandığı 110 ülkeden söz ediyordu! Son derece mânidar.
O yazıda "Yahya Kemal, sık sık Türkçe'nin ses bayrağımız olduğunu söylerdi." deniyordu. Demiştir mutlaka ama "Türkçem, benim ses bayrağım!" ünlemesi, bir şiir dizesi olarak asıl Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın ünlü şiiriyle belleklerimize ve dillerimize kazınmıştır.
Dil bir toplumun en önemli yapı taşlarından ve o toplumun birliğini (Neye karşı? Emperyalizme karşı!) sağlayan en önemli harçlardan biri. En başta geleni. Sömürgenler daima dilinden başlarlar bir toplumu yozlaştırmaya ve parçalamaya. "Dil" konusu niye dillerden ve gündemden düşmüyor sanıyoruz?
Peki ne yaparlar? Bir düşünelim. Türk Dil Kurumu'nun başına gelenleri düşünelim. Üniversitelerimizdeki Türk Dili ve Edebiyatı kürsülerinin hep duyageldiğimiz işlevsizliğini – işlevsizleştirilmesini ya da nasıl bir işlevselliğe doğru evrildiğini - evrilmesine çalışıldığını düşünelim. Pıtrak gibi her yerde açılan yabancı dille eğitim veren okulları düşünelim. Öncelikle Türkçe'yi doğru konuşup yazmaktan çok, anne babalara kadar sirayet eden "aman çocuğum İngilizce öğrensin!" tutkusunu ve yabancı dil bilmenin nasıl da bir prestij nedeni olduğunu düşünelim. (O dille yaratılmış edebî yapıtlardan bîhaber, sadece, çokuluslu kapitalizmin mâlum çarklarına hizmet amaçlı bir dil öğrenimidir söz konusu olan ve tümüyle yüzeysel ve derinliksiz!) Görsel ve yazılı medya (ve tabii internet ortamları!) sayesinde giderek yozlaşan, gençlerin dilinde (sadece gençlerin mi?) kırma bir dile dönüşen dilimizi düşünelim. Her yerde, her köşe başında gözümüze giren tabelaları, panoları, reklamları düşünelim. Gerçek edebiyata ve edebiyat insanlarına, yazar ve sanatçılara revâ görülen muameleleri, alicengiz oyunlarıyla nasıl gözden düşürüldüklerini, görmezlikten gelindiklerini; yerine nasıl sığ ve yoz bir "sanat!"ın ve bu sıfatlara yaraşır "sanatçı!"ların geçirildiğini düşünelim. Uzar gider bu böyle.
Son olarak şunu söylemek istiyorum. Şiirimizin Türkçe açısından bir temsil gücü olduğuna yürekten inanıyorum, evet; ancak bir dili doğru kullanmak kadar nasıl ve ne amaçla kullandığımız da önemlidir. Bunu da unutmamak lâzım. Ayrıca, şiirin tabii ki dile yeni olanaklar sunmak gibi bir işlevi vardır ama daha farklı, daha kapsayıcı işlevleri de vardır. Şiiri sadece 'dil'e indirgeyemeyiz.
3. Şiir dilimizde eskimeyi ve dinselleşmeyi 12 Eylül dışında etkileyen etkenler var mıdır? Varsa, bunu/bunları nasıl açıklarsınız?
12 Eylül bir süreçtir. Hâlâ yaşadığımız, o günlerde (ve daha da öncesinde) ekilenlerin biçildiği bir süreç. 12 Eylül ne çok şeyin milâdı oldu! Ne çok kapı açıldı, kapananların ardından. Ne çok heyulâ doldu içeriye, içerimize. Ayrıca 12 Eylül Türk aydını ve sanatçısında da pek çok regresif reaksiyonun ve semptomun da yolunu açtı. Bunun örneklerini günbegün yaşıyoruz. Yeni Dünya Düzeni'nin yani küresel kapitalizmin yeni sanat anlayışı postmodernizm, neliği tam olarak anlaşılamadan, ayrık otu gibi; parçalanmışlık, yüzeysellik, görecelik, olumsallık, benyaptımolduculuk olarak her yanı sardı. Postmodern olduğumuzu bilmeden postmodern olduk! Tarihselliğinden sıyrılmış bir "sonsuz şimdi"! Eline bir klavye geçiren yazmaya ve yayımlamaya başladı. Bütün bunların olumlu ve olumsuz yanları var. Elitizm kırılırken diğer yandan kolaycılık ve yozluk her yanı sardı. Bütün bunlar dile de yansıdı doğal olarak. Kimisi bilinçsiz bir özenti, kimisi bilinçli –dünya görüşü uyarınca- bir seçim olarak Osmanlıca ağırlıklı bir dille yazıp çizmeye başladı. Ancak bu noktada, söylemek istediğim birkaç şey var. Bence önemli olan tavırdır ve eserin içeriğidir. İçeriği tabii ki formdan tümüyle ayırmak olanaksız ama yeni biçim ve formlardan, bu formların olanaklarından kendi dünya görüşümüz ve sanat anlayışımız doğrultusunda yararlanmanın ve bu konulardaki tutuculuğumuzu kırmanın gerekli ve yararlı olduğuna inanıyorum ben. Aksi düşünenlere saygı duyarak ve bu konuda düşünmeyi asla bir yana bırakmayarak! Osmanlıca sözcükleri zaman zaman ben de kullanıyorum ama şiirimi tümüyle bu sözcükler üzerine kurmaktan da özenle kaçınıyorum. Buna gerek de yok zaten. Türkçe çok zengin bir dil. Ama hep aynı sözcüklerin etrafında dönenen kısırlıktan kurtulmamız gerek. Ayrıca, günlük dilde kullanageldiğimiz pek çok sözcüğün kökeninin Arapça ya da Farsça olduğunu düşünürsek (ki düşünün, o asla vazgeçemeyeceğimiz "aşk" bile Arapça kökenli bir sözcük!) yüzde yüz bir eleme olanaksız derecesinde zor. Can Yücel tatlı tatlı "Tamam mı?" diye soruyor ya bir şiirinde, ben galiba biraz öyle düşünüyorum bu konuda.
Bir de şu var: Ben son zamanlarda, anlatım, cümle yapısı ve dilbilgisi açısından son derece özensiz ve bozuk bir Türkçeyle daha çok karşılaşmaya başladım ve bunu Türkçe açısından çok daha tehlikeli buluyorum. Öyle ki güzel ve doğru bir Türkçeyle yazılmış -ve yanı sıra içerik olarak da zengin-, bir yazıya rastladığımda âdeta maden bulmuş gibi seviniyorum. Okuduğum yazıda, dergide, kitapta bunu arıyorum. En basit dil kurallarından bile habersiz "iddia sahibi" yazıcılar var. Çoğunda bunun nedeni 'okuma' eksikliği bence. Dil bilinci oturup dil kurallarına çalışmakla da değil, bol bol okuyarak kazanılır ve reflekse dönüşür diye düşünüyorum. Tabii özgünlük de şart. Edebî türde yazan birinin, hele ki bir şairin dilde bir miktar özgürlüğü olmalı. Bilirsiniz Sait Faik'in dilinin çok kere kusurlu bir dil olduğu söylenir dilbilgisi kuralları açısından ama müthiş de keyif alırsınız okurken ve Türkçeyi zenginleştiren yazarların başında gelir bence. Dört dörtlük dilbilgisi kuralları eğer yaratıcılık ve özgünlük yoksa o kişiyi yazar yapmaya yetmez elbette. (En fazlası, "imlâ kılavuzu" yazarı yapar!) Ama dediğim gibi, ortada güzel, özgün, keyif veren ve yaratıcı bir ifade zenginliği olmalı. Bunun yolu da en başta okumaktan ve dili doğru kullanmaktan geçiyor.
Bütün bunlardan sonra, başa dönersek, dildeki ve içerikteki gericileşme ve dinselleşmeyi içinde bulunduğumuz, hepimizin mâlumu olan süreçten ayrı düşünmüyorum ben. Acı veriyor. Yaşadığımız pek çok şey gibi.
4. I.Yeniden sonra şiir dilinde Türkçenin tadını duyumsatan şairler kimlerdir? Bu belirlemede neleri/ hangi dilsel özellikleri ön plana çıkarıyorsunuz?
O kadar çok ki! Bazıları aksini düşünebilir ama ben hepsini (ya da pek çoğunu diyeyim) Türk şiirinin, Türkçenin sahip olduğu zenginlikler olarak görüyorum. Örneğin şu anda elimde Behçet Necatigil'in Bütün Şiirler'i var. Yüreğim okuduğum şiirin hazzıyla dolu. Belki doğrudan bana hitâbeden bir şiir değil ama öyle inceliklerle karşılaşıyorum ki gözlerim ve yüreğim doluyor bu şiiri okurken. Daha önce Oktay Rifat'ın Bütün Şiirleri'ni okudum. Aynı şeyi söyleyeceğim yine ki belli şiirleri dışında çok iyi bilmediğim şairlerdi. Toplu Şiirler'i bu açıdan çok önemli buluyorum. Nazım Hikmet bütün göğümüzü kaplayan mavi bir şiir güneşidir. Hangi birini sayayım. Enver Gökçe'nin onurlu başı ve dili hep yüreğimdedir, yüreğimin en ayrıksı köşesinde. Kocaman bir Turgut Uyar, güldür güldür bir şiir nehri, öyle çok seviyorum ki onu; hele Divan'ını. Gülten Akın! Şiirimizin incelikler perisi. Gülcemal Süreya! Sonra Arif Damar, sonra Fazıl Hüsnü Dağlarca. Ben iyisi mi daha fazla saymayayım, yoksa Şehir'in sayfaları yetmez.
5. Türkçe kurgu, söyleyiş ve ses bakımından geleceğe kalmasını istediğiniz/düşündüğünüz üç şiiriniz hangileridir? Bunlardan birini bizimle paylaşır mısınız?
Issız bir ada'ya giderken hangi üç şiirimi alırdım yanıma?
Galiba benim açımdan yanıtlanması en zor soru, bu. Öyle zor ki ayırmak! Hepsi birbirinden mükemmel olduğu ya da çok güvendiğim için değil her birine; hayır. Bir kere, kendimi hep ve hâlâ yolun başında görüyorum ve geleceğe kalmasını isteyebileceğim şiiri henüz yazmamışım gibi geliyor. İkincisi, tabii ki geleceğe kalabilecek şiirler yazabilmeyi, yazmış olmayı çok isterim, -kim istemez- ama bu olacaksa, buna karar verecek kişi ben olmak istemezdim doğrusu.
Ben iyisi mi, "sevdiklerimden" üç şiirimi yazayım: Serencam, Füg Çiçekleri ve İllâ'h!
FÜG ÇİÇEKLERİ
uzadı gölgesi kurganların, kavi
ve sildi korungalar pembe terini
alaca değirmisine akşamın
şimdi su verme zamanı
yaralara ve sardunyalara
1
acı
sen miydin yalınayak geçen yanımdan
ağzında firuze bir ıslık
ve bir türküyle, inceden:
"değmen benim gamlı yaslı gönlüme"…
ben miydim
o küçük mercan balığı, o kef-i derya
uçsuz bucaksız yelkenlere düş açan
incisi incinmiş kabuk!
ne kaldı bize şimdi söyle ne
has bahçenin hangi zül'ü, hangi şehri zakkum
hayatı beklemeye değil istemeye
hangi tozlu rengi gökkuşağının
iğdenin rüzgâra eğilen dalından?
füg çiçekleri açtık mahur hem şen
avcumuzda ılık tarih külleri. terli
at sağrıları ve meczup kahramanlar
ah, sevmekten utandığımız
yetim dünya, nâçar dünya, güzel dünya
-sormaya sormaya unuttuğumuz-
2
katranlaşır ağı ağacının gözleri
sunağında ölü çocuklar
bizdik bu sokaktan geçen
durur ayak seslerimiz hâlâ
pencere demirlerinde
bilinmez nerde söndü ışık!
işte bu yüzden üşür geceleri
deniz fenerleri
PERİHAN BAYKAL
Şehir Dergisi, Eylül 2OO8, sAYI: 38
(Derginin "Şiir Dili ve Türkçe" konulu soruşturmasına verdiğim yanıtlar)
*Cümlenin başlık olarak seçimi editör'e ait.
_________________





