20/9/2008 · Kategori: engebeli duzyazilarim

ŞİİRİ SADECE 'DİL'E İNDİRGEYEMEYİZ*

 

1. Başlangıçtan günümüze kadar bakıldığında/incelendiğinde Türk şiirini var eden/güçlü kılan dil özellikleri nelerdir?

Türk şiiri güçlü köklere sahip varsıl bir şiir. Türk dili gibi tıpkı. Başlangıcından bugüne… Türk şiiri kadar çok yönlü, çok dilimli, çok katmanlı; tarih boyunca bin bir renge, şekle, görünüme bürünmüş başka bir şiir var mıdır, bilmiyorum. Çok büyük şiir gelenekleri olduğunu biliyorum dünyada ama bence Türk şiiri bunlar arasında oldukça önemli bir yere sahip. Halk şiiri, tasavvuf şiiri, koskoca bir Divan edebiyatı, modern Türk şiiri ve bu şiir içindeki akımlar. Ne çok farklı yapı! Farklı ölçü, farklı eda! Her biri de kendi içinde renkli taç yaprakları gibi açılan, yayılan, genişleyen, çoğalıp duran gümrah bir hazine.

Peki Türk şiirini var eden / güçlü kılan "ortak" dil özellikleri var mı?
Üzerinde yaşadığımız topraklar nasıl farklı uygarlıkların beşiği olmuşsa, nasıl –biraz da moda deyimle- çok renkli bir mozaik görünümü sunuyorsa, Türkçe şiirin de farklı kaynaklardan beslenmiş olmasını bir zenginlik olarak görüyor ve sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. Her biri farklı eda'ya sahip bu şiir akımlarını ya da dönemlerini bilmeden, sevmeden, okşamadan –şiir yazılır belki ama- yeni bir şiir dili geliştirilebileceğine de inanmıyorum. Ancak farklı akımların analizini, sosyolojik ve tarihsel açıdan ifade ettikleri anlamı da es geçmemek lâzım. Bunları bilmek ve araştırmak şairin işi değil diyebilirsiniz belki, ancak, dünyayı doğru değerlendiremeyen, şiiri salt duygulanım olarak gören; bir tarih bilincine, dünya ve dünyada olup bitenler hakkında bir perspektife sahip olmayan bir bakışın ancak iki boyutlu bir bakış olabileceğine ve moda akımların, moda söylemlerin etkisinde kalıp güncelin buyurduğundan ve boyunduruğundan bir adım öteye geçemeyeceğine inanıyorum ben.

Evet, Türk şiiri güçlü bir şiir, Türk dili de öyle. Türkçe yoğrulmaya müsait, içinde her türden olanağı taşıyan ve şiire sonsuz olanaklar sunan bir yapıya sahip –ki- bunca farklı deneyimi kaldırabilmiş, her türlü sınavdan başı dik çıkmış! Tıpkı bir kilimin bin bir çeşit desenlerini yaratan renk renk iplik tutamları gibi, Türk şiiri de Türkçe'nin o lirik, engin söyleyiş gücü sayesinde farklı dokulara sahip farklı farklı iklimler yaratabilmiş.


2. Şiirin “ses bayrağımız" olan Türkçe açısından, edebiyatta hâlâ bir temsil gücü olduğuna inanıyor musunuz? Bunu nasıl açıklarsınız?

Türk şiirinden, Türkçe şiirden söz ediyoruz. Ayrıca şiiri diğer yazın türlerinden ayırmak da, bu anlamda, mümkün değil. Tüm yazın türleri aynı coğrafyadan, aynı tarihsel koşullardan, aynı güncel etkilerden besleniyor. Biri için geçerli olanın diğeri için geçerli olmaması düşünülemez. Ancak, çok ilginç, az önce "Türkçe ses bayrağım" yazarak nette bir arama yaptım ve karşıma çıkan sitelerden biri Fethullah Gülen sitesi oldu ve orada Taha Akyol'un bir yazısıyla karşılaştım! "Ses bayrağımız"ın uzandığı 110 ülkeden söz ediyordu! Son derece mânidar.


O yazıda "Yahya Kemal, sık sık Türkçe'nin ses bayrağımız olduğunu söylerdi." deniyordu. Demiştir mutlaka ama "Türkçem, benim ses bayrağım!" ünlemesi, bir şiir dizesi olarak asıl Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın ünlü şiiriyle belleklerimize ve dillerimize kazınmıştır.

Dil bir toplumun en önemli yapı taşlarından ve o toplumun birliğini (Neye karşı? Emperyalizme karşı!) sağlayan en önemli harçlardan biri. En başta geleni. Sömürgenler daima dilinden başlarlar bir toplumu yozlaştırmaya ve parçalamaya. "Dil" konusu niye dillerden ve gündemden düşmüyor sanıyoruz?
Peki ne yaparlar? Bir düşünelim. Türk Dil Kurumu'nun başına gelenleri düşünelim. Üniversitelerimizdeki Türk Dili ve Edebiyatı kürsülerinin hep duyageldiğimiz işlevsizliğini – işlevsizleştirilmesini ya da nasıl bir işlevselliğe doğru evrildiğini - evrilmesine çalışıldığını düşünelim. Pıtrak gibi her yerde açılan yabancı dille eğitim veren okulları düşünelim. Öncelikle Türkçe'yi doğru konuşup yazmaktan çok, anne babalara kadar sirayet eden "aman çocuğum İngilizce öğrensin!" tutkusunu ve yabancı dil bilmenin nasıl da bir prestij nedeni olduğunu düşünelim. (O dille yaratılmış edebî yapıtlardan bîhaber, sadece, çokuluslu kapitalizmin mâlum çarklarına hizmet amaçlı bir dil öğrenimidir söz konusu olan ve tümüyle yüzeysel ve derinliksiz!) Görsel ve yazılı medya (ve tabii internet ortamları!) sayesinde giderek yozlaşan, gençlerin dilinde (sadece gençlerin mi?) kırma bir dile dönüşen dilimizi düşünelim. Her yerde, her köşe başında gözümüze giren tabelaları, panoları, reklamları düşünelim. Gerçek edebiyata ve edebiyat insanlarına, yazar ve sanatçılara revâ görülen muameleleri, alicengiz oyunlarıyla nasıl gözden düşürüldüklerini, görmezlikten gelindiklerini; yerine nasıl sığ ve yoz bir "sanat!"ın ve bu sıfatlara yaraşır "sanatçı!"ların geçirildiğini düşünelim. Uzar gider bu böyle.

Son olarak şunu söylemek istiyorum. Şiirimizin Türkçe açısından bir temsil gücü olduğuna yürekten inanıyorum, evet; ancak bir dili doğru kullanmak kadar nasıl ve ne amaçla kullandığımız da önemlidir. Bunu da unutmamak lâzım. Ayrıca, şiirin tabii ki dile yeni olanaklar sunmak gibi bir işlevi vardır ama daha farklı, daha kapsayıcı işlevleri de vardır. Şiiri sadece 'dil'e indirgeyemeyiz.


3. Şiir dilimizde eskimeyi ve dinselleşmeyi 12 Eylül dışında etkileyen etkenler var mıdır? Varsa, bunu/bunları nasıl açıklarsınız?

12 Eylül bir süreçtir. Hâlâ yaşadığımız, o günlerde (ve daha da öncesinde) ekilenlerin biçildiği bir süreç. 12 Eylül ne çok şeyin milâdı oldu! Ne çok kapı açıldı, kapananların ardından. Ne çok heyulâ doldu içeriye, içerimize. Ayrıca 12 Eylül Türk aydını ve sanatçısında da pek çok regresif reaksiyonun ve semptomun da yolunu açtı. Bunun örneklerini günbegün yaşıyoruz. Yeni Dünya Düzeni'nin yani küresel kapitalizmin yeni sanat anlayışı postmodernizm, neliği tam olarak anlaşılamadan, ayrık otu gibi; parçalanmışlık, yüzeysellik, görecelik, olumsallık, benyaptımolduculuk olarak her yanı sardı. Postmodern olduğumuzu bilmeden postmodern olduk! Tarihselliğinden sıyrılmış bir "sonsuz şimdi"! Eline bir klavye geçiren yazmaya ve yayımlamaya başladı. Bütün bunların olumlu ve olumsuz yanları var. Elitizm kırılırken diğer yandan kolaycılık ve yozluk her yanı sardı. Bütün bunlar dile de yansıdı doğal olarak. Kimisi bilinçsiz bir özenti, kimisi bilinçli –dünya görüşü uyarınca- bir seçim olarak Osmanlıca ağırlıklı bir dille yazıp çizmeye başladı. Ancak bu noktada, söylemek istediğim birkaç şey var. Bence önemli olan tavırdır ve eserin içeriğidir. İçeriği tabii ki formdan tümüyle ayırmak olanaksız ama yeni biçim ve formlardan, bu formların olanaklarından kendi dünya görüşümüz ve sanat anlayışımız doğrultusunda yararlanmanın ve bu konulardaki tutuculuğumuzu kırmanın gerekli ve yararlı olduğuna inanıyorum ben. Aksi düşünenlere saygı duyarak ve bu konuda düşünmeyi asla bir yana bırakmayarak! Osmanlıca sözcükleri zaman zaman ben de kullanıyorum ama şiirimi tümüyle bu sözcükler üzerine kurmaktan da özenle kaçınıyorum. Buna gerek de yok zaten. Türkçe çok zengin bir dil. Ama hep aynı sözcüklerin etrafında dönenen kısırlıktan kurtulmamız gerek. Ayrıca, günlük dilde kullanageldiğimiz pek çok sözcüğün kökeninin Arapça ya da Farsça olduğunu düşünürsek (ki düşünün, o asla vazgeçemeyeceğimiz "aşk" bile Arapça kökenli bir sözcük!) yüzde yüz bir eleme olanaksız derecesinde zor. Can Yücel tatlı tatlı "Tamam mı?" diye soruyor ya bir şiirinde, ben galiba biraz öyle düşünüyorum bu konuda.


Bir de şu var: Ben son zamanlarda, anlatım, cümle yapısı ve dilbilgisi açısından son derece özensiz ve bozuk bir Türkçeyle daha çok karşılaşmaya başladım ve bunu Türkçe açısından çok daha tehlikeli buluyorum. Öyle ki güzel ve doğru bir Türkçeyle yazılmış -ve yanı sıra içerik olarak da zengin-, bir yazıya rastladığımda âdeta maden bulmuş gibi seviniyorum. Okuduğum yazıda, dergide, kitapta bunu arıyorum. En basit dil kurallarından bile habersiz "iddia sahibi" yazıcılar var. Çoğunda bunun nedeni 'okuma' eksikliği bence. Dil bilinci oturup dil kurallarına çalışmakla da değil, bol bol okuyarak kazanılır ve reflekse dönüşür diye düşünüyorum. Tabii özgünlük de şart. Edebî türde yazan birinin, hele ki bir şairin dilde bir miktar özgürlüğü olmalı. Bilirsiniz Sait Faik'in dilinin çok kere kusurlu bir dil olduğu söylenir dilbilgisi kuralları açısından ama müthiş de keyif alırsınız okurken ve Türkçeyi zenginleştiren yazarların başında gelir bence. Dört dörtlük dilbilgisi kuralları eğer yaratıcılık ve özgünlük yoksa o kişiyi yazar yapmaya yetmez elbette. (En fazlası, "imlâ kılavuzu" yazarı yapar!) Ama dediğim gibi, ortada güzel, özgün, keyif veren ve yaratıcı bir ifade zenginliği olmalı. Bunun yolu da en başta okumaktan ve dili doğru kullanmaktan geçiyor.

Bütün bunlardan sonra, başa dönersek, dildeki ve içerikteki gericileşme ve dinselleşmeyi içinde bulunduğumuz, hepimizin mâlumu olan süreçten ayrı düşünmüyorum ben. Acı veriyor. Yaşadığımız pek çok şey gibi.


4. I.Yeniden sonra şiir dilinde Türkçenin tadını duyumsatan şairler kimlerdir? Bu belirlemede neleri/ hangi dilsel özellikleri ön plana çıkarıyorsunuz?

O kadar çok ki! Bazıları aksini düşünebilir ama ben hepsini (ya da pek çoğunu diyeyim) Türk şiirinin, Türkçenin sahip olduğu zenginlikler olarak görüyorum. Örneğin şu anda elimde Behçet Necatigil'in Bütün Şiirler'i var. Yüreğim okuduğum şiirin hazzıyla dolu. Belki doğrudan bana hitâbeden bir şiir değil ama öyle inceliklerle karşılaşıyorum ki gözlerim ve yüreğim doluyor bu şiiri okurken. Daha önce Oktay Rifat'ın Bütün Şiirleri'ni okudum. Aynı şeyi söyleyeceğim yine ki belli şiirleri dışında çok iyi bilmediğim şairlerdi. Toplu Şiirler'i bu açıdan çok önemli buluyorum. Nazım Hikmet bütün göğümüzü kaplayan mavi bir şiir güneşidir. Hangi birini sayayım. Enver Gökçe'nin onurlu başı ve dili hep yüreğimdedir, yüreğimin en ayrıksı köşesinde. Kocaman bir Turgut Uyar, güldür güldür bir şiir nehri, öyle çok seviyorum ki onu; hele Divan'ını. Gülten Akın! Şiirimizin incelikler perisi. Gülcemal Süreya! Sonra Arif Damar, sonra Fazıl Hüsnü Dağlarca. Ben iyisi mi daha fazla saymayayım, yoksa Şehir'in sayfaları yetmez.

5. Türkçe kurgu, söyleyiş ve ses bakımından geleceğe kalmasını istediğiniz/düşündüğünüz üç şiiriniz hangileridir? Bunlardan birini bizimle paylaşır mısınız?

Issız bir ada'ya giderken hangi üç şiirimi alırdım yanıma?


Galiba benim açımdan yanıtlanması en zor soru, bu. Öyle zor ki ayırmak! Hepsi birbirinden mükemmel olduğu ya da çok güvendiğim için değil her birine; hayır. Bir kere, kendimi hep ve hâlâ yolun başında görüyorum ve geleceğe kalmasını isteyebileceğim şiiri henüz yazmamışım gibi geliyor. İkincisi, tabii ki geleceğe kalabilecek şiirler yazabilmeyi, yazmış olmayı çok isterim, -kim istemez- ama bu olacaksa, buna karar verecek kişi ben olmak istemezdim doğrusu.

Ben iyisi mi, "sevdiklerimden" üç şiirimi yazayım: Serencam, Füg Çiçekleri ve İllâ'h!

FÜG ÇİÇEKLERİ

uzadı gölgesi kurganların, kavi
ve sildi korungalar pembe terini
alaca değirmisine akşamın

şimdi su verme zamanı
yaralara ve sardunyalara

1

acı
sen miydin yalınayak geçen yanımdan
ağzında firuze bir ıslık
ve bir türküyle, inceden:
"değmen benim gamlı yaslı gönlüme"…

ben miydim
o küçük mercan balığı, o kef-i derya
uçsuz bucaksız yelkenlere düş açan
incisi incinmiş kabuk!

ne kaldı bize şimdi söyle ne
has bahçenin hangi zül'ü, hangi şehri zakkum
hayatı beklemeye değil istemeye
hangi tozlu rengi gökkuşağının
iğdenin rüzgâra eğilen dalından?

füg çiçekleri açtık mahur hem şen
avcumuzda ılık tarih külleri. terli
at sağrıları ve meczup kahramanlar
ah, sevmekten utandığımız
yetim dünya, nâçar dünya, güzel dünya
-sormaya sormaya unuttuğumuz-

2

katranlaşır ağı ağacının gözleri
sunağında ölü çocuklar

bizdik bu sokaktan geçen
durur ayak seslerimiz hâlâ
pencere demirlerinde

bilinmez nerde söndü ışık!

işte bu yüzden üşür geceleri
deniz fenerleri

PERİHAN BAYKAL


Şehir Dergisi, Eylül 2OO8, sAYI: 38
(Derginin "Şiir Dili ve Türkçe" konulu soruşturmasına verdiğim yanıtlar)

 

*Cümlenin başlık olarak seçimi editör'e ait.
_________________

9/6/2008 · Kategori: engebeli duzyazilarim


ÜTOPYASIZ ZAMANLAR

Hayâl Gücünü Kaybeden İnsan da, Ülke de Yarınsızdır!

 

Ütopya, "düşsel ülke" demek. Yunanca "hiçbir yerde olmayan yurt" anlamına geliyormuş. Hiçbir yerde değilse, nerde peki? İmgelerimizde, düşlerimizde, düşüncelerimizde. Biz yaratıyoruz yani, bir gelecek tasarımı olarak. Özlemlerimiz ve korkularımız biçimlendiriyor en çok, ütopik düşlerimizi.

 

Kim demişti, artık ütopyalar devri bitti, insanların bir "ütopya"sı bile yok artık, diye. Okuma hızımızdan daha hızlı yazan Yalçın Küçük hoca cilt cilt kitaplarından birinde buna benzer bir şey demiş olabilir. Evet, arayıp hiç değilse bir cümlesini buluyorum, birkaç yıl önce okurken ilginç bulup altını kalınca çizdiğim: "Eğer bir ülkede polis romanı ve ütopya geleneği yoksa, hem roman ve hem de bilimin gelişmesi çok zordur ve rastlantılara bağlıdır"(1) demiş ve "yıllardır bunu vurguluyorum" diye de eklemiş. İlginç bir yaklaşım… Ütopya geleneğimiz yok, doğru ama insanoğlu giderek düşlerini, daha iyi-daha güzel-daha âdil bir topluma olan inancını yitirmiyor mu bu cangıla dönen, sözümona "yeni" dünya düzeninde? Bu yalnızca bize özgü de değil. Dünya giderek daha konsantre bir yer oluyor ve Türkiye'de, diyelim taşrada yaşayan bir insanla, bir metropol ülkenin gökleri delen başkentinde yaşayan insan, aynı yere bakıp aynı şeyleri düşünebiliyor artık. Giderek tarihsel varlıklar olmaktan çıkıp aynı ağ üzerinde, aynı ân'ı yaşayan benzer ve kişiliksiz varlıklara dönüşüyoruz. Garip bir eşitlenme. Ya da eşitlik yanılsaması. Uygar dünya ne kadar uygar? Bu soruyu sormaktan alamıyorum kendimi son yıllarda. Yıllar önce, bir arkadaşım, yurtdışından yazdığı mektubunda "Bir Avrupa uygarlığı falan yok!" diye isyan ediyordu. "Ben Avrupa sanatına, edebiyatına, felsefesine inanmıyorum artık!" Tabii bunda öznelliğinin ve o an içinde bulunduğu duygu durumunun etkisi çokçaydı ve ben şu anda böyle bir iddiada bulunuyor da değilim. Ama, günümüzde tıpkı, bir piramitlere ve bütün o görkemli uygarlık kalıntılarına, bir de etrafındaki, cehaletin kol gezdiği Mısır halkına bakıp gördüğü insanların yine bu gördüğü uygarlığın kalıtçıları olduğuna inanmakta zorluk çeken turist gibi ben de zaman zaman düşünmüyor değilim, ancak tarihin ya da bize tarih olarak sunulanın egemence istenilen yönde biçimlendirilmiş niteliğinin ve evet, tüm o görkemi yaratanın da o kavruk insanların ta kendisi olduğunun bilincinde olarak! (Brecht'in dediği gibi, "krallar mı taşıdı o koskoca kayaları?") Düşünüyorum, çünkü günümüzde Aldous Huxley'in "yeni dünya"sı gerçekleşti, karamsarlık falan hiç değil bu; –ki hakkımız var buna-; geçmişin, tarih bilincinin en azından çarpıtılarak yok edildiği ya da yok edilmeye çalışıldığı bir dünyanın tam ortasındayız. Acı, ama gerçek!

 

Peki, niye yitirdik düşlerimizi? Düşlerimiz niye ve ne zamandan beri artık yalnızca "kara" ütopyalar üretmeye başladı? Evet, bir de Kara Ütopyalar var.  Aldous Huxley'in Yeni Dünya'sı, George Orwell'ın Hayvan Çiftliği ve şu anda ikinci kez okumaya durduğum "Bin Dokuz Yüz Seksen Dört"(2)ü gibi. Kara ütopyanın ilk edebi örnekleri bunlar sanıyorum. Bu yeniden okumalar, elime Anthony Burgess'in Otomatik Portakal(3)'ının geçmesiyle başladı. Otomatik Portakal ürkütücüydü, tam anlamıyla bir karabasandı. Bu ürkütücülük, biraz da, kullanılan "edebi"likten uzak, popülist ve kaba dilden kaynaklanıyordu belki. Tek bir "iyi" örneğin, olumlu anlamda kahramanın olmadığı, belirsiz ve korkunç bir geleceğin anlatıldığı bir dünya… Baskının ve kaosun egemen olduğu…Tüm insani özelliklerini yitirmiş insanların kol gezdiği… İzlemedim ama, romanından uyarlanmış bir sinema filmi de olduğunu biliyorum Otomatik Portakal'ın. Tıpkı, Holywood kaynaklı,  bilimkurgu ya da korku-gerilim türünden pek çok benzeri gibi. İçin için çürüyen, insanın insana güvenini yitirdiği, güçlü olanın güçsüzü ezdiği, şiddetin egemen olduğu bir dünyayı anlatır bu öyküler. Belirsiz bir zamanda geçer çoğu, bir "gelecek" zamanda. Ama gerçekten o kadar belirsiz ve uzak bir zaman mıdır bu?

 

Bakın, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'te anlatılan totaliter yönetim, halkın kültürel gereksinimleri için neler yapıyor, neleri uygun görüyormuş; okuyun ve hangi zaman ve uzamdan söz edildiğine siz karar verin!

 

"(…) Upuzun bir şubeler zinciri, proleter yazını, müziği, tiyatrosu ve öteki eğlence biçimleriyle uğraşıyordu. Burada spor, cinayet haberleri ve astrolojiden başka hemen hemen hiçbir şey içermeyen paçavra gazeteler, tahrik edici ucuz romanlar, buram buram cinsellik kokan filmler, duygu sömürüsü yapan ve birtakım makineler tarafından bestelenen şarkılar üretiliyordu." (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, s. 44)

 

Psikolojide projeksiyon (=yansıtma) mekanizması denen bir savunma mekanizması vardır. Kişi kendi kusurlarını, olumsuz ve kötü yanlarını, çoğu kez bilinçsiz olarak karşısındaki kişi ya da nesneye yansıtır. Bir leke ya da resmin yorumlanmasına dayanan Rorscach testi benzeri kişilik ölçme testlerinin esası da bu mantığa dayanır. Emperyalist dünya, romanları, kara ütopyaları ve filmleriyle bunu yapıyordu işte ve üzerimize Pandora'nın kutusunu boşaltır gibi kendi kâbuslarını boşaltıyordu. Anlattıkları insanlar tıpkı kendilerine benziyordu oysa. Projeksiyon makinası çalışıyordu ve biz perdeye yansıyanları kendi yansılarımız sanma yanılsamasına sorgusuz sualsiz düşüyorduk! İzlediklerimizin tiryakisi oluyorduk en kötüsü; çok-satar, çok-izlenir kılarak gördüklerimizi.

 

Ütopyalar, demiştik! Ütopya kavramına adını veren, İngiliz yazar ve devlet adamı Sir Thomas More olmuş. Thomas More ilginç bir adam. Son derece zeki, keskin bakışlı, içinde yaşadığı çağın ve bizzat içinde yer aldığı sistemin çarpıklıklarını görebilen ve çözümler üretebilen bir insan. Krallık baş danışmanlığına kadar yükselmiş, Kral VIII. Henry'yi İngiltere kilisesi'nin başı olarak  tanımadığı için boynu vurulmuş (aslında suçunun cezası kol ve bacaklarından bağlanıp çekilerek dört parçaya bölünmekmiş ama son anda kral bu cezayı hafifletmiş!), ardından papa tarafından azizliğe yükseltilmiş. Bir güçler savaşının ve o zalim vasatlığın tam ortasında, ilkelerine bağlılığı, ödünsüzlüğü, sözünü esirgemezliği ve farklı çalışan kafası ile göz kamaştıran, diğer yandan da yürek burkan bir örnek.

 

Ütopya(4) bir politik eleştiri olmasının yanı sıra, ikinci bir Platoncu "Devlet" öğretisi ve politik reformlara bir çağrı olarak da algılanmış. Yazıldığı yani yazarın yaşadığı dönem önemli. 1477 ve 1535 yılları arasıdır bu. Yani yeniçağ başlangıcı.  Kapitalist birikimin tekelleşme ve sömürgecilik aşamasına doğru depara kalktığı, burjuvazinin eskinin içinde boy veren "yeni" olarak göz kamaştırdığı, yeni bir dünya arayışında lokomotif görevi üstlendiği çağın başları.

 

Ancak, eşyanın tabiatı gereği çelişkilerle doludur More'un Ütopya'sı. Özel mülkiyetin olmadığı, ortaklaşacı bir toplum modeli sunar bize More. Onca uzaklıktan, sağduyusu ve keskin zekasıyla yaşanan sorunların kaynağını ve çözümü görebilmiştir yazar. Ama çelişki buradadır işte.  Thomas More erken dönem sosyalistleri tarafından  "ütopik sosyalistlerin babası" ilan edilmiş olsa da, dikkatli bir okuma, kitabın bir çok pasajının, ilerde gelişecek İngiliz emperyalizminin ipuçlarıyla dolu olduğunu görmemize yeter.

 

Ütopya savaşçı bir toplum modelidir, her şeyden önce. "Savaşı, insandan çok hayvanlara özgü, gene insanın doğasına zarar veren çok aşağılık bir şey olarak görürler. Diğer bütün halkların aksine, savaşta kazanılan zaferin en aşağılık zafer olduğunu düşünürler. Kendilerini ve dost ülkeleri savunmak ya da baskı altında ezilen toplumların içinde bulundukları rejimden kurtulmalarına yardım etmek gibi amaçlar dışında savaşa girmezler." (Ütopya; s. 35) Ama "Savaş aletleri icat etmekte ve bunları kullanana kadar düşmandan saklamakta çok ustadırlar; aksi takdirde düşman kendini bu silaha hazırlar ve böylece buluş yararsız hale gelirdi." (a. g. y.; s. 145) Evet, Ütopyalılar girdikleri savaşlarda her ne kadar düşmanlarına karşı da en az kendi vatandaşlarına olduğu kadar iyi ve merhametli davranıyor olsalar ve bilgece yöntemleri kullanmayı tercih etseler de savaş strateji ve taktikleri konusunda bir hayli mâhirdirler. Bir de şu pasaja bakalım: "(…) Eğer bu usul işe yaramazsa, düşmanlarının arasına nifak tohumları ekerler ve Prensin kardeşini ya da asillerden birini tahta çıkmaya teşvik edip, Prenslerin hiç sönmeyen taht hırslarını alevlendirirler. Eğer onları içeriden kızıştırarak bölmeyi başaramazlarsa, düşmanlarını onlara karşı kışkırtırlar. Bu konuda paradan kaçınmazlar, fakat kendi askerlerini savaşa yollamakta çok cimri davranırlar, vatandaşlarından bir tekini bile düşman ülkenin herhangi bir Prensiyle dahi değişmezler. (a. g. y.; s.139)

 

Bana çok tanıdık geldi bu anlatılan usuller! Ya size?

 

Olumlu anlamdaki ütopyalardan biri de, Tommaso Campanella'nın Güneş Ülkesi(5)'dir. More'dan nerdeyse yüz yıl kadar sonra, Rönesans ve Reform çağı olarak bilinen dönemde yaşamış bir İtalyan düşünürüdür Campanella; Güneş Ülkesi de yine bir ortaklaşacı toplum tasarımı. Yeniçağın ve bilimselleşmenin, naif öneriler biçiminde de olsa sancılı izlerini taşır eser.

 

Evet, her şeye karşın, yazıldığı dönemlerin ateşleyicileri ve ufku oldu ütopyalar.  Veysel Atayman'ın, Güneş Ülkesi'nin önsözünde yer alan şu cümleleri ütopik düşüncenin temeli ve niçin bir ütopya geleneğimiz olmadığı konusunda fikir verir nitelikte: " Ütopik düşüncenin temeli Avrupa'da, Platon ile başlayan ve rönesanstan itibaren laikleşen toplumsal eleştiri geleneğine dayanır. Özellikle Avrupa aydınlanma hareketinde söz konusu laik eleştirel bilinç, 'yenilenmiş bir politik toplum tasarımına ve düşüncelerin ifadesine yönelik rasyonel bir göstergeler dili arayışına' destek verir."(Güneş Ülkesi, s. 10)

 

Şimdi, bu örnekler üzerinden, tekrar sorabilirim: Ne oldu da olumlu ütopyaların yerini kara ütopyalar aldı? Bunun aslında çok basit bir açıklaması var: Burjuvazi ilerici özelliğini yitirdi ve gericileşti. Her can çekişen ama can çekişirken hayatta kalmaya da çalışan kurum gibi, onun da 'korku'ya gereksinimi var! Belirsizliğe, ümitsizliğe ve umarsızlığa. Bir ara, Anadolu kırsalında "düş" toplayan Amerikalı uzmanlardan söz ediyorlardı. Ne kadardır doğruluk payı bilmiyorum ama inandırıcılıktan çok da uzak bulmuyorum ben bu söylentiyi. Rüyalarımıza gereksinimleri var: Bizi daha iyi kandırabilmek için! Kâbuslarımıza gereksinimleri var: Bizi daha iyi sindirebilmek için!

 

Büyük Birader, o her yerdeki gözleriyle bizi izlemeye ve gözetlemeye devam ediyor. Soruyorum! Üzerimizdeki ölü toprağını silkelemenin, onların kara ütopyalarına karşı bizim de kendi ütopyalarımıza ve düşlerimize sahip çıkmamızın; yeni ve aydınlık ütopyalar üretmemizin zamanı gelmedi mi?

 

Kaynakça:

 

(1) Şebeke, Yalçın Küçük, YGS Yayınları, 2. Basım, Nisan 2002

(2) Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Çeviren: Nuran Akgören, Can Yayınları, 16. Basım, Mayıs 2007

(3) Otomatik Portakal, Anthony Burgess, Çeviren: Aziz Üstel, Türkiye İş Bankası Yayınları, 6. Basım, Eylül 2005

(4) Ütopya, Thomas More, Türkçesi: Nemciye Uçansoy, Bordo Siyah Yayınları, İstanbul 2005

(5) Güneş Ülkesi, Tommaso Campanella, Türkçesi: Veysel Atayman, Bordo Siyah Yayınları, İstanbul 2005

 

Perihan BAYKAL

Onaltıkırkbeş, Sayı:21

 

17/5/2008 · Kategori: engebeli duzyazilarim

DÜŞ DERDİM DÜŞLER DERDİM II

Sümbülî bir sabahtı, bir yürüyüşe çıktım. Sinsi planının ayırdındaydım zamanın ama bir güzel burdum kulağını ve koydum cebime; ürü be dedim, ürü; ben yürüyeceğim! Bir gün bir aptallar ülkesinin öyküsünü yazacağım, zamana tutsak; söz verip kendime, yürüdüm. Göz kırptım Edgar Allan Poe’ya, “Çan Kulesi’ndeki Şeytan” öyküsünü anımsayıp; Tanpınar’a bir selam çakmayı da ihmal etmeden. Dedim ya, sümbülî bir sabahtı! Sümbülî’den daha güzel hangi sözcük anlatabilir bu sabahı, gökyüzünün şu rengini? Esirgeyen, serinliği ılık, üşütmeyen; sümbül rengi bir çadır bezi gibi başımızın üzerini kuşatan şu rengi. Kulaklığımda “Sonsuz Aşk” diyordu kadife sesli bir kadın, yumuşacık bir çığlık gibi. Ben yürüyordum; hem içimde, hem dışımda.

Yeni bitmiş, yeni yerleşilmiş, kendinden hoşnut binaların önünden geçtim. Yepyeni perdeleri, parlak gözler gibi pencereleri, geniş balkonlarında çiçekleri ile yaldızlı bir gösteriş içindeydiler. Kapı önlerinde, geniş bahçelerde, otoparklarda; metalik, opak, büyük, küçük, ucuz, pahalı onlarca araba; sabah mahmurluğu içinde uyukluyordu. Hizmete âmâdeydiler, köpekler gibi… Birazdan sahipleri uyanacak, kapılarını açacak, kontak anahtarlarını çevirecekti.Onlar da silkinip canlanacaklardı.

ekru duvar boyası
yaldızlı çerçeveler
neye yarar
neye yarar bir batık denizde
amforalar

-Gözüm acıyor, çiğ ışıklardan! Medet! Medet ey, içimdeki hiç susmayan arıkuşu. Medet, içimde çırpınan,çeperlerimi, sütrelerimi acıtan kırlangıç!..-

Ayaklarımın altında gıcır gıcır sesler çıkarıyordu asfalt. Görkemli konaklar yapılıyordu yol kenarlarında, ciğerini söker gibi toprağın, temeller açılıyordu. Bahçelerden, kazılan, yeni ekilen tarlalardan geçtim. Ayvalar çiçek açmıştı, gördüm. Ayva ağacı telaşsız, ferah bir rahatlık içinde, kadife kurdeleler gibi iri beyaz çiçeklerle, kadife tüylü meyvalarının muştularıyla donanmıştı.

Sümbülî bir sabahtı. Hem içimde, hem dışımda bir yolculuğa çıktım. Yürüdüm, ayaklarım acıyana, bacaklarım kamaşana değin. Ilık bir denizde kulaç atar gibi, yürüdüm. Gidebildiğim kadar gittim, patikalara çıktı yolum, baldıranlara, ebegümeçlerine, peygamber çiçeklerine. Sarı bir çiçek kopardım eğilip yerden, sordum, “Annen baban var mıdır?”

Yeşil bir tütsü gibi tütüyordu kır. Çektim içime doyasıya. Henüz vakit varken.

***

Sustum ve dinledim. Evrene bin parçaya bölünüp dağılmış cevherdim, parçalarımı çağırıyordum demir mıknatıs gibi. Beduhsuz bir zarftım, korktum varamamaktan adresime. Bir harami bekler dağ geçidinde, yüreği kuş yüreği, gözleri fal taşı bir garip yolcuydum; ay çıtırtısından işkillenen! Ufka sevdalı bir ak tüylü martıydım, çayır gülüne vurgun mavi ispinoz kuşu. Halep yollarında Kerem’dim, Kalypso’nun adasında tutuklu Odysseus!.. Korkuyordum varamamaktan adresime ve göğüs kafesimde binlerce gül patlayıp dağılıyordu kan revan.

İnsicâm taşıyordu bulutlar, oysa sözüm vardı gökkuşağına.

Sustum ve dinledim… Mezopotamya’yı dinledim; Babil’i, sonra Bağdat’ı… Değildi asma bahçelerde gül ve bülbül, değildi Harun Reşid’in sarayında tef ve cümbüş; el yazmaları, külliyeler, rubailer değildi.

Meczup oluban aradım: Kül kesmiş ırmak kıyılarını, yanıp kavrulmuş bağları, bahçeleri; bir vakit atlas ve ipek hışırtılı, şimdi hayaletlerin dişleriyle güldüğü odaları, metrukhâneleri, aşhaneleri, kâşaneleri… Bir korunmasız yamaçta, aşk vurulmuş alnından yatıyordu boylu boyunca, sinekler konup kalkıyordu gül açmış alnında ve gördüm, bekleşirdi leş kargaları…

Sustum ve dinledim… Susumda patlarken sessiz çığlıklar…

Perihan BAYKAL

Mor Taka, Sayı:5

 

17/5/2008 · Kategori: engebeli duzyazilarim

DÜŞ DERDİM DÜŞLER DERDİM I

Durun!.. Kulaklarım işitmez oldu sesten. Susun!.. Burgaç gibi içine çekiyor sözcükler… Gerçek nerde? Sözcüklerde mi? Aradığım “gerçek”ti benim, elimde fener. Kâh içime çevirdim, kâh dışıma ışığı… Unuttum her ne gördüysem, hep yeniden başladım arayışıma. Ah, belleğin gizli bahçeleri!.. Kuytu köşeler… Loş çardaklar ki hanımeli ve aşk kokar ayışığı altında. Üstü gelişigüzel örtülmüş tuzak çukurlar… Karanlık ağızları mağaraların. Bellek!.. Düşlerde yırtılır saten örtüsü gizli bahçelerin. Kimi kez ejderha ağzı gibi yutar alır içine, kimi kez tülden kanatlarla bulutlara çıkarır…

Yeryüzüne çevirdim bakışlarımı. Ne varsa içimde menşei dünya değil miydi? Daha… daha… daha… Biz mi burgacıyız dünyanın, yoksa dünya mı bizim burgacımız? Dizlerim kanıyor düşüp kalkmaktan. Uçurum kıyılarından geçiyorum başım dönerek. Uğultular geliyor zifirî ormanlardan. Ufku tarıyor gözlerim kadırgasının burnundaki korsan gibi. Katıyorum başka gözleri de gözlerime, katıyorum başka kulakları kulaklarıma, başka elleri ellerime… Daha, daha, daha… Makinelerin uğultusu, madenî pırıltılar, kalabalıklar, kehkeşanlar… Yoksa hep aynı çekirdeğin etrafında mı dönüp durduk? Yoksa bir arpa boyu muydu çağlar boyu gittiğimizi sandığımız yol?

Anne, o masalı anlat yine bana…

***

Neydi aşk? Anımsıyor musunuz? Sözlüklere bakmayın! Ne zamandı, geçmişti yeğni adımlarla kapımızın önünden… Ne zamandı, bir yaz yağmuru gibi boşanıvermişti en çıtkırıldım hallerimizin, en ütülü giysilerimizin üzerine?

Bir tekmeyle, sımsıkı kapadığımız kapıyı sonuna kadar açan o değil miydi? O değil miydi altın varaklara kalem gibi parmaklarıyla simden harfler düşüren hattat! Gözlerinde ateşten oklar, bir acıması yok harami miydi yoksa?

Neydi aşk? Esaretimiz mi, cesaretimiz mi? Kendimize ettiğimiz zulüm mü, yoksa has bahçelerden derdiğimiz gülümüz mü?

***

Bisutun dağları külünk sesleriyle sarsılmıştı bir vakit! Aslı saçlarından tutuşup yanarken nakkaşın resmettiği nakışta değil miydi aşk?

Nakışlardaki al lâlelerin, siyâh zülüflerin kıvrımlarından duyulan içli “âh” seslerinde değil miydi? Şirin kendini yardan aşağı bıraktığında hançeresinden çıkan “âh”ta değil miydi?

Kıyamındayım ibadetimin sana!.. İşte bak, tirşe’m, divit’im, geldim huzuruna. Yıkadım, pakladım yüreğimin tüm kıvrımlarını. Aşk, sana geldim!..

Döküyorum eteğimdeki taşları. İşte yakama yapışan asalak zaaflarım, işte alev dilli ejderhalara kafa tutan gücüm!.. Yaktım küllerimi, kapındayım… Aç vuslatın şarabını.

***

Ormanlar yakıyoruz… Anızlar, çayırlar, ahşap konaklar… Ayın ağılı tutuşmuş, eyvah, yüzüme vuruyor yalımı, sıçramış da son yaktığımız konağın alevden çivisi. Mavi ışıklarının gizini devâsa gözlem araçlarıyla çözdüğümüz yıldızlar tutuşmuş. Nereden çıktı bu kara delikler?

Öldürüyoruz yıldızları, güneşi saçlarından tutup çekiştiriyoruz boyuna. Artık ayışığının altında neon lambaları yanıyor, projektörler gündüz gibi aydınlatıyor geceyi!.. Keçi ayaklı bir dejenere Pan elektronik müzik eşliğinde çılgınca dansediyor, yüzsüz, yaşsız ve bedensiz çirkin ruhlar ortasında. Nereye gizleyeceğiz şimdi düşlerimizi? Nerede soluklanacağız? Kaldı mı dünyanın derisinin altında bilinmedik bir son dehliz, ışıklı odalara çıkan?

Bir kalem daha kırıyorum. Âsâmı alıyorum elime, giyiyorum çarıklarımı. Unutulmuş, bir yerlerde el değmeden kalmış bir yıldız olmalı!.. Tırnaklarını yiyen bir kız çocuğuna cebimdeki son karamela şekerini verip düşüyorum yola.

***

Bir adagio ağırlığında ilerliyordu zaman…

Ben adagio severim müzikte, adagio ağırlığında yaşanan aşkları ve altın rengini. Ben yüreğiyle konuşanı, ben güvercin başlarının ve göğüslerinin yuvarlaklığındaki yumuşak kabullenişi, ben şahinin bakışlarındaki yırtıcılığı. Ah bir senfonidir yaşam. Yaşamın med-cezirleridir yükselişler ve alçalışlar. Allegro çıkışlar, lav selleri gibi boşalışlar… sonra bir çavlandan düşüp usul usul akmalar… Bir kumsalın kış yalnızlığı; bir dağ başının çınlayan, ormanın uğuldayan sessizliği. Neşeli altın pırıltıları, tambur ve tef. Yaşam bir yükselip bir alçalan bir senfonidir. Her mevsiminde ayrı çiçekler açar, kokuları durmaksızın değişen.

Acı… Âh acı!.. Ne zamandır âşinayız, ne zamandır kanıma karışıp damarlarımın içinde dolaşır durursun? Oyuncak bebeğimin kolu koptuğunda ve takamadığımda mı? Anı defterlerindeki ilk aşk şiirleriyle birlikte mi? Sonu hüzünle biten ilk öykülerle mi?

İşte ağlıyorum, Nemeçek öldü!..

Gül bahçesinde Hayyam gül yapraklarına divit kalemle rubailer yazıyor. Bir kemanın yayından süzülüp acı zambak kokusuyla havaya karışan bir adagio yükseliyor ömrün hasat mevsiminden…

Perihan Baykal

Mor Taka, Sayı:5

 

16/3/2008 · Kategori: engebeli duzyazilarim

 

AŞKIN KÜÇÜK SANDAL(LAR)I*…

 

Bu konuyla ilgili yazma önerisi bana geldiğinde ilkin biraz irkildiğimi itiraf etmeliyim. Tam da yeni bir şiire çalışıyordum ve şiirde geçen "intihar" sözcüğü üzerinde, bıraksam mı yoksa yerini tutacak başka bir sözcük mü kullansam diye kara kara düşünüyordum. "İntihar" bana uzak bir kavram. "Gerçekleştirilebilecek en özgün yaratı ya da eylem" olarak bakmadım hiç ama yargılamadım da; anlamaya çalıştım. İntiharı cesaretle ilişkilendirmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Tam burada, "aslolan, her şeye karşın yaşama cesaretini gösterebilmektir," diyebilirim. Ama yok, klişelere sığınmak istemiyorum, dümdüz bakmak istemiyorum; her yaşam ve ölüm kendi içinde bir özgünlüktür çünkü; yaşamı seçmek de, ölümü seçmek de, "uzun bir intihar"ı seçmek de birey özgürlüğünün kapsamı içindedir ve ayrıca, tüm bireysel edimler gibi, intiharı da, sosyal, psikolojik, tarihsel bağlam ve koordinatlarından ayrı düşünerek, gizemli bir hâleyle kuşatarak anlamak olanaklı değildir.

 

Müntehir şair Nilgün Marmara'nın Ocak 1985'teki lisans mezuniyet tezi "Sylvia Plath'ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi"(1) adıyla kitaplaştırıldı. Bu daktilo formatındaki kitabı birkaç gün kadar elime aldım aldım bıraktım. Sanki sevdiğim biri ardında sırlar bırakarak ölmüştü ve ben onun kilitli çekmecelerinin, dolaplarının, parmak izleriyle, mürekkep lekeleriyle dolu gizli defterlerinin önündeydim. Merakla karışık garip bir çekingenlik, hatta biraz mahcubiyet duygusu. Ölüleri yağmalamayı seviyor muyuz diye düşündüm, bu çoktan yağmalanmış ama pürüzsüz bir leke gibi derin mavi gözleriyle bize bakmayı sürdüren ölünün karşısında; ona onun belki de hiç istemeyeceği anlamlar yüklemekten korkarak. İşte bizim de bir Sylvia Plath'ımız olmuştu! Onu otopsi masasına yatırıp lime lime edebilir, parçalarına ayırabilir, her bir parçasını ışığa tutup bakabilir ve bundan garip, sadistçe hazlar alabilirdik. Niye bu kadar çok seviyorduk intihar etmiş şairleri?  Ömrünün baharında canına kıyan bir ergenin ardından odasını bir sunağa dönüştüren vicdan azaplı anne babalara mı benziyorduk? Ve yaşarken bağrımıza basmadığımız kadar öldükten sonra basarak? Verilmiş bir kurbanın iç rahatlığıyla, ölümlerini bir kargışlı şölene mi dönüştürüyorduk?

 

Oysa ben sadece üzülüyordum ve sanırım "ölüye saygı" mitiyle çok fazla doluydum.

 

Sosyolog Emile Durkheim, "İntihar" adlı eserinde intihar için "bireyin din, aile ve toplumla olan bağlarıyla ters orantılıdır" diyor. Bu konuda kronolojik açıdan yapılmış kapsamlı bir araştırma olup olmadığını bilmiyorum ama intihar toplumsal bağların gevşekleştiği, bireyin yalnızlaştığı ve üretim çarkı içinde bir dişliye dönüştüğü günümüz toplumlarında, yabancılaşmaya koşut bir artış gösteriyor. İlkçağda ya da feodal toplumlarda bu oranın düşük olduğunu, psikolojik nedenli intiharların çok seyrek olabileceğini düşünüyorum. Ya "onur" ya da "aşk" yüzündendir geçmişte intiharlar. Bu, daha kapsamlı bir yazının konusu olabilir belki ama ben "intihar" olgusunun bugünkü boyut ve anlamlarını bireyselliğin bireyciliğe dönüşüp yozlaştı/ğı/rıldığı  günümüz koşullarıyla bağlantılandırıyorum. Nietzsche'nin Böyle Buyurdu Zerdüşt'teki "gün gelecek yıldıracak seni yalnızlığın!" çığlığını da.

 

İçim acıyla kıyılırken nasıl tarafsız olabilirim? Nerden başlamalıyım?Ve buluyorum: Daktiloya Çekilmiş Şiirler!(2) ("Daktilo", bu yazı süresince intiharı çağrıştıran, soluk ve iç burkucu bir imge olup çıktı benim için.) Uzak, garip, sanki bu dünyalı olmayan, olamayan, olamamış bir insanın yazdığı şiirler bunlar. Hep denegeldiği gibi, mükemmel olmayan mükemmel şiirler… Savruk ama bir o kadar da kendinden emin imgeler. Altı kat yükseklikten gözünü kırpmadan atlamış bir insanın kararlılığıyla, bir seferde, ani bir ilhamla yazılıvermiş hissi veren. Bu "iki adımlık yerküre"nin "bütün arka bahçelerini" görmüş birinin müstehzi ve acılı gülüşüyle ve "boşluk, karanlık, buzul, hiçlik, sessizlik, sonsuzluk" la dopdolu…

 

Tarafsız olamayacağımı biliyorum artık. Bundan çoktan vazgeçtim. Bu şiirlerin donuk mavi ışığına bulanmış durumdayım. Çıtır çıtır bir kutup soğuğu yüzümü yalıyor. "Su ılık burada." Neresi orası? "Bu gizli  alanda ne görürüm, böylesine/mavi ve saf, tek başına?" Merak ediyorum, anlamaya çalışıyorum. Evet, o, kendi yarattığı bir dünyadan, kendi içine kazdığı bir tünelden, içindeki kristalize mağaradan bakıyor ve orada gördüklerini, oradan doğru gördüklerini yazıyor bize. Bu şiirlerde geçen imgelerin yeryüzünde bir karşılığı yok.  İnsansız, soğuk bir gezegenden seslenen, hemen her köşesinde, dizelere sinmiş ölüm izleğiyle burun buruna geliverdiğimiz ve ürperdiğimiz şiirler… Anlaşılan o ki, Nilgün Marmara bu dünyayı daha en baştan reddetmişti ve belki de bu apaçık reddin kararlılığı yüzünden cesurdu.

 

"Bilir miydim yaklaşan karanlığı daha önceleri,

Son verilebilir yaşamın benimki olduğunu?

Şendim, şendim ben,

Kahkaham insanları ürkütürdü!

 

Zamanı azaldı artık, zorlanmış bedenimin,

Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi…

Aşk, bağ ve hiçbir utkuyu düşünmeden,

Kalıvermeliyim öylece kaskatı!"

 

1987 yılındaki intiharından önce başka intihar girişimleri olmuş muydu Nilgün Marmara'nın bilmiyorum ama Syvia Plath'ın bunu birkaç kez denediğini, tek romanı olan Sırça Fanus (The Bell Jar)' un bu deneyim ekseninde yazılmış uzun bir otobiyografik anlatı olduğunu  biliyoruz. Hatta, bu dünyanın onu zehirleyen havasını teneffüs etmeyi reddedip gaz musluğunu sonuna kadar açarak ölmeye yattığı o meşum günde bile, çocuklara bakan kadın gecikmeseydi kurtulabileceğini ve onun da bunu bilerek intihara kalkıştığını düşünenler, buna inananlar var. Bunu bilemeyiz. Kesin olan şu: Sylvia Plath gecikmiş bir davete gider gibi gitti ölüme. "Uç/Edge" şiirinde "Büsbütün olur kadın / Ölü gövdesi / Başarının gülümsemesini kazanmış"; Lady Lazarus'ta "Bir ölürüm ki adeta hakikaten olurum / Sanki gider gibi bir davete" diyen bir şairin intiharının bir "gösteri" olmadığı, olmayacağı; bilinçli bir seçimin sonucu olduğu kesin. "Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür. Kötü bir düş." diyen de o.

 

İkinci Dünya Savaşı'nın boğucu atmosferinin ve bir aydın olarak insanlıkla ilgili yaşadığı düş kırıklığının etkisiyle kendisi de sonradan ölümü seçen Stefan Zweig, yaşamına yine kendi elleriyle son vermiş olan, ünlü "şimdi hepten benimsin, ey ölümsüzlük!" dizelerinin sahibi Alman şair Kleist için: "Hayatın efendileri olan Goethe gibi güçlerin yanında zaman zaman ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan şiiri yaratan biri hep bulunmalı." demiş ve Kleist'in ölümünü "ölümsüz bir anıt" olarak nitelendirmiş. Peki, Zweig'la Kleist'in ortak yönleri neydi? Bir "ruh akrabalığı"ndan söz etmek mümkün mü? Ve hemen aklıma Sergey Yesenin geliyor, ölmeden önce kanıyla, dostu Mayakovski'ye hitaben, "Ölmek yeni bir şey değil dünyada / Ama yaşamak da daha yeni değil kuşkusuz." diye yazan. Mayakovski bu ölümün ardından ünlü "Şu yaşamda en kolay iştir ölmek  / Asıl güç olan yepyeni bir yaşama başlamak." dizelerini yazmış ama Yesenin'den beş yıl sonra o da intiharı seçmiş. Cansız bedeninin yanında bulunan "Son Mektup"unda "Derler hani: / Aşkın küçük sandalı / Hayat ırmağının akıntısına kafa tutabilir mi? / Dayanamayıp parçalandı işte sonunda…" diyerek.

 

Daha birçokları… Çoğumuzun bildiği isimler bunlar ve tek tek sıralayacak değilim  ama bu ölümlerin çoğunda, toplumsal çözülmelerin, çalkantıların; bireyin toplumla bağını koparan, zayıflatan koşulların, farklı zaman dilimlerinde de olsa, varlığını görüyoruz öncelikle. İntihara eğilimli fizyolojik ve psikolojik bir yapı var mıdır, bunun yanıtını uzmanlara bırakalım, ancak, sanatçıların pek çoğunun kırılgan, duyarlı, ince ruhlu, hep kıyılandan yana ve kıyana karşı  insanlar olduğu da bir gerçek. Tam bu noktada, Gülten Akın'ın "Ölümü sevdiği için mi öldürdü kendini / Başkasının ölümünü sevmediği için mi?" dizeleri düşüyor aklıma.

 

Şair ve şiir, Baudelaire'in dediği gibi, bulunduğu her yerde haksızlığa karşı olan değil midir? Haksızlığı her zaman canında, kanında duyan, dünyanın öte ucunda yaprak kımıldasa yürek teli  titreyen değil midir? Verili olanı, buyurulanı, iktidarın çizdiği sınırları dili keskin bir kılıç gibi kullanarak, kimi kez parçalayarak, kimi kez de "susarak" reddeden değil midir?

 

Kadın şairler için "ruhsal bozukluk" yakıştırması daha çok yapılır. Özellikle Virginia Woolf ve Sylvia Plath'ın bu yönleri çok vurgulanır ve bunda gerçeklik payı olmadığı da söylenemez. Her ikisi de yaşamları boyunca, onları ölüme kadar götüren ruhsal sorunlarla boğuşmuşlardır. Yusuf Eradam, internetten kolayca ulaşılabilecek, son derece ilginç saptamalar içeren, Sylvia Plath'la ilgili yazısında "Batı, kadın yazarların ruhsal sorunları olduğunu yazmayı çok sever ve eleştirmenler, yazın dünyasının haremağaları, hemen düşerler bu basmakalıp tuzağa, çünkü onlar bağnazdırlar ve bayılırlar kadını fallosantrik hücrelere tıkıştırmaya." der ve "Okuyucu ya da eleştirmen, anlamak yerine tanı koymayı sever." saptamasında bulunur. Yine aynı yazıdan alıntılarsak; "kadına bireyselliğini yaşatmayan, insanı insanlığından çıkaran ve 'ötekileştirme' üzerine kurulu bir düzenin her ayrıntısına bakma cesaretini gösteren,  adı ölüm olan mutlak gerçeklikle şehvetle sevişen" bir şairdir Sylvia Plath. Bu, kadına soluk aldırmayan düzende hem bir eş, hem de bir birey ve şair olarak var olmaya çalışmış ve kanonize olmayınca da "cadı tanrıça" ilan edilmiştir!

 

Niyetim bu yazıda aslında "kadın şair" sorunsalını ele almak değil. Ama 'kadın'ın bu erkek ve anamal egemenliğindeki dünyada var olmak adına yaptığı mücadele, erkeğe göre her zaman  çifte kavrulmuş cinsinden oluyor; bu da apaçık bir gerçek.

 

Bu noktada "İntihar bulaşıcıdır" sözüyle dile getirilen yaygın inanca değinmek istiyorum.  Bunun ilk çıkış noktasının Goethe'nin "Genç Werther'in Acıları" olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim.  Goethe'nin bu romanını okuduktan sonra özellikle soylu sınıftan birçok gencin intihar ettiği söylenir. Yesenin'in mezarı başında canına kıyan Rus gençlerini de unutmamak gerekir ki akabinde SSCB yönetimi Yesenin'i muteber şair kategorisinden çıkarmıştır. Edebiyat dünyasında bu sözün sıkça dolaşır olmasında Virginia Woolf-Anne Sexton-Sylvia Plath zincirine bizde Nilgün Marmara'nın eklenmiş omasının büyük payı olduğunu düşünüyorum. Yine müntehir şair Metin Akbaş'ın ölümünden kısa bir süre önce Beşir Fuat'la ilgili bir inceleme yazısı yazdığı, Beşir Fuat'ın intiharını araştırdığı bilinir.  Ancak, bu ve benzeri örneklerin varlığının bu intiharların bir "öykünme"den ibaret olduğu çıkarsamasını düz mantığın kolaycılığı ve yüzeyselliği olarak görüyorum ve asla kabul etmiyorum. S. Zweig, Kleist'ın biyografisini yazmasaydı, Nilgün Marmara bitirme tezinin konusu olarak Sylvia Plath'ı seçmeseydi intihar etmeyecek miydi? Keşki bu güzel ve yürekli insanların ölümü tek seçenek olarak görmelerine yol açacak bir dünyada yaşıyor olmasaydık diyorum ben.

 

Evet, Nilgün Marmara'nın Sylvia Plath'la ilgili tezine gelebilirim artık. Tezin "Giriş" bölümünün sonunda kitabın arka kapak yazısı olarak da kullanılmış olan "Umarım böylesine emsalsiz ve belirgin bir konuda, şiirlerini ölüm kavramını derinden algılayarak yazmış ve intiharında da sanatındaki kadar başarılı olmuş bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam." cümleleri yer alıyor ve bu sözlerden fışkıran hayranlık ve Marmara'nın daha en başta, Plath'ın intiharını bir  başarı olarak değerlendirdiğini açık açık dile getirmesi yeterince anlamlı.

 

Tez akademik bir dille yazılmış doğal olarak ve ben de ilk bölümden itibaren, akademik bir incelemeyi okuyan birinin rahatlık ve mesafe duygusuyla okumaya başlıyorum kitabı. Ama birden ayrımına varıyorum ki, ben, bu kuru ve soğuk gibi görünen cümlelerin altındaki gizli ateşin ve satır aralarındaki küçük, sessiz çığlıkların peşindeyim. Her seferinde, serin kumların arasında ateş gibi yanan bir çakıl taşına aniden dokunmuşçasına irkilmemden anlıyorum bunu. Ama yok, soğukkanlılığımı korumam, bu oyunu sonuna kadar sürdürmem gerek.

 

Nilgün Marmara ilk bölümde Sylvia Plath'ı, gizdökümcü şiir türünün öncülerinden biri olarak ele alıyor. "İntiharla Sanatsal Yaratı Arasındaki İlişki; Sylvia Plath Şiirlerini Ve Ölümü Nasıl Yaratır?" başlığını taşıyan ikinci bölümde, Freud'un bilinen tezini andıktan sonraki "Ölüm içgüdüsü bu kadar etkiliyse, intihar oranlarının neden bu kadar düşük olduğu sorulabilir. Belki kendini yok etmek de bir kendini koruma girişimi, sevgi görmek için atılan bir çığlık, mutlu yaşama olasılığının aranışıdır." cümlelerini ve Sylvia Plath'ın "ölümünü nasıl yarattığı" konusundaki, "Kadınların toplumsal bir hastalığın sonucu olan perişanlığının kurbanı olmuştur. Plath'ın narin, incinebilir ruhani varlığı ve her şeyin sürekli kirlenişinin iç karartıcı bir şekilde  farkında oluşu, onu ölüme sürüklemiştir." saptamalarını anlamlı bulduğumu söylemeliyim. Ayrıca bu bölümde, Plath'ın ölüme yaklaştığı son günlerde yakın çevresinin ilgisizliğini vurgulayan çok ilginç ve yürek burkan ayrıntılar da var.

 

Üçüncü bölümde ele aldığı konu "kadınların şiirlerinin ortak yönleri ve Sylvia Plath'ın dizelerinin bu nitelikleri ve kısıtlamaları ne ölçüde barındırdığı". Genel bir girişten sonra, özellikle Emily Dickinson'la olan ortak yönleri ekseninde yapıyor bunu. Plath ile diğer kadın şairlerde, buna isyan etmeye çalışsalar bile, cinsel bir kutuplaşmaya inanıştan kaynaklanan bir huzursuzluğun varlığından ve Plath'ın başat bir erkek figürünü hep özlemesinin üzücülüğünden söz ediyor ve "S. De Beauvoir'ın 'Erkeğin asıl zaferi, kadının onu kendi kaderi olarak kabullenişidir' sözüyle belirttiği gerçeği aşmaya çalışmaz" diyerek Plath'da eksikliğini gördüğü yönü itiraf ediyor. Bir bakıma, Sylvia Plath'a yönelik eleştirisi, hatta yazıksamasıdır bu Nilgün Marmara'nın, ben böyle okudum ve bu ayrıntıyı da dikkate değer bulduğumu özellikle belirtmek isterim.

 

Dördüncü bölüm Plath'ın düzyazılarıyla şiirleri arasındaki temel farklar üzerine. Şairin roman ve öyküdeki görece başarısızlığını ele aldığı bölümde Nilgün Marmara Plath'ın bir öyküsünden söz ederken "Plath'ın öyküyü aşağıdaki sözcüklerle bitirmesi, bize onun yaratma yeteneksizliğini ve bir sanat eseri kadar kusursuz bir ölüme kavuşma arzusunu anımsatır." biçiminde bir cümle kullanmış ki yine son derece anlamlı bulduğum bir ayrıntı bu. Bu bölümde "Ted Hughes'e göre; 'Bir şiir ustasıydı o, şiire gerekli bir uzaklıktan bakarak onunla başa çıkabiliyordu. Ama nesri bir tür idol olarak görüyordu, çünkü doğasındaki, kendi zihinsel işleyişi tarafından yasaklanmış bir tabuydu.'" gibi, konuyla ilgili önemli ipuçları veren alıntılarla da sık sık Ted Hughes'ın tanıklığına başvurmuş.

 

Beşinci bölümde Plath'ın bazı şiirlerinden yola çıkarak Plath'daki kişilik bölünmesinin, yabancılaşmanın, ölüme karşı beslediği, erotik denebilecek korkulu hayranlığın izini sürüyor. Şu anlamlı sözlerle bitiyor bu bölüm: "… son şiirlerinin hepsi de ölmekte hiç de acelesi olmayan birinin uç noktadaki soğukkanlılığı ve kayıtsızlığıyla yazılmışlardır. Sıfırın 'kenarıdır' bu, kişinin ayaklara soğuk ve dikkatli bir şekilde bakıp orada yüzü görmesidir; büyük perendenin atıldığı kenardır. Bu kenarda: 'Kadın kusursuzlaşır.' ölüm sayesinde, ancak 'Ay böyle şeylere alışıktır.'"

 

Tezin (ya da kitabın) sonuç bölümünde "Kadınlara ikinci sınıflığı dayatan ve sarınmaları için, ıstırapla dokunmuş bir kumaştan başka bir şey sunmayan bir toplumun kurbanı olan Plath, uzlaşmayı reddeder ve uyumlu sosyal varlıkların çirkinliğine kaçınılmaz bir tepki olarak intiharı seçer." diyor ve kitap, Plath'ın intiharıyla Pavese'nin intihar etmeden önceki son günlerinde günlüğüne yazdığı: "Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım." sözleri arasında kurulan koşutlukla sona eriyor.

 

Satır altlarını çize çize ve ancak benim çözebileceğim kriptolara benzeyen notlar alarak okuduğum kitabı şimdilik bir kenara bırakabilirim. Nilgün Marmara buzlu bir camın ardından, o, 'Ege denizinin derin yerleriyle sığ yerleri arasındaki açıklanamaz ve değişik mavilikteki' hüzünlü iri gözleriyle bana bakıyor. Bana öyle geliyor ki, bu dünyada hiç olmadığı kadar huzurlu artık. Tıpkı, aşkın diğer 'küçük sandalları' gibi…

 

*Mayakovski / Son Mektup

(1) Sylvia Plath'ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi / Nilgün Marmara / Everest Yayınları

(2) Daktiloya Çekilmiş Şiirler / Nilgün Marmara / Everest Yayınları

 

Perihan BAYKAL

 

Onaltıkırkbeş, Sayı:14

 

 

11/12/2007 · Kategori: engebeli duzyazilarim

 

HYPATİA
Aşağılık Galile'li yıktı, lânetledi seni;
Ama düşüşünle daha da büyüdün! Ya şimdi, heyhat!
Platonun ruhu, Afroditin bedeni
Ebediyen Hellas'ın güzel göklerine çekildi.*


ŞAİR, NİÇİN AĞLARSIN?

Yeniden doğarız ölümlerde!

Bu sözü acı da söylemiş olabilir. Sevinç de. Hiç bir duygunun sonu yoktur. Duyguları öldürmeyelim. Yanıltalım Aldous Huxley'i.

Ama ne için acı çektiğimiz de önemli, değil mi?

Şair! Sen ne için acı çekersin?

Habil'in acısı mı içindeki?

Yoksa aç ruhuna sahte doyumlar mı ararsın?

Güzeldir acı çekebilmek. Çirkin olan çektirmeyi bilmektir sadece. Kendi acısının acısını çıkartmak değil midir savaş maşalarının yaptığı? Onların olsun isterler dünyanın tüm nimetleri. Boş avuçlarını ve yüreklerini maddenin ağırlığıyla doldururlar. Oysa madde ağırdır yüreğin kelebek kanatlarına. Kanatır.

Onlar ki içi demir dikenli ellerinin üzerine geçirilmiş kadife eldivenlerle vururlar. En çok da günahsız çocuk bedenlerini severler. İncitirler menekşeleri, dikenler açtırırlar güle.

Acı'ya değil, acıyı çektirene baş kaldırın. Kendi rengi dışındaki renkleri örten, karalayan, yokeden karanlığa. O karanlığı üzerimize çeken ellere... Kendi ego'sunun karanlığına düştükçe kaybolacak, boğulacak, azalacak olana.

Şair acı çekendir. Dünya'nın tüm yükünü omuzlayandır. Bir mum gibi kendini tüketendir yandıkça ve aydınlattıkça.

O'nun canı yandıkça bilin ki dünyanın da canı yanıyordur. Çatırtılarla yanan bir ağaç o'nun içinde yanar. Düşen bir bomba o'nun yüreğinin şehirlerine düşer. Ağlayan bir çocuk onun içinde ağlar. Kendi canı yandığı için değil, o acı dünya'nın acısı olduğu için, o'na atılan her ok dünyaya da atıldığı için acı çeker.

Şair! Sen görmüyorsun bile ayaklarının dibindeki ilkel baltayı. Lilliputlu'nun okları değmez sana. Onlar kendi yarattıkları dünyanın merkezinde o denli körleşmişler ki sınırlarının ötesini göremezler ve zehirli oklarıyla öldüreceklerini sanırlar seni. Kendi gözlerindeki kirdir senin ışığına bakarken gördükleri.

Ah, Hypatia!

O kendine değil, size ağlamakta aslında!..


*Charles Leconte De Lisle-19.yüzyıl