(Şebnem Sema Tuncel)
Sevgili Şebnem, yakışıyor mu bilmiyorum, hiç giyinip geçmedim aynanın karşısına; belki henüz cesaretim yok buna. Yakışıyor diyorsun; bunu senden, senin gibi güzelduyu sahibi, kalemi güçlü birinden duymak daha da güzel! Şiir nasıl bir duygu..? Bilmem! Bunu bilsem de bana yakışıp yakışmadığını, yakışıyorsa niçin yakıştığını bilmem. Ama yine de yanıtlamaya çalışayım.
Şiir hep orada, öylece duruyordu. Bazen uzağından, bazen yakınından geçiyordum. Bazen dokunuyordum usulca, bazen çarpıyordum; o da, ben de şaşkın. Kimbilir, o şaşırmıyordu da bana öyle geliyordu belki. Bazen unutuyordum varlığını, o da küsüp görünmez oluyordu bendeki bu unutkanlığa; o kendi dünyasında yaşıyordu, ben kendi dünyamda… Bazen uzun sürüyordu bu yok sayma, bazen kısa. Ve bir gün, karşılaşıverdi yollarımız, çakışıverdi. Birbirimize uzun uzun baktık. Hep bir yerlerden anımsıyor gibiydik birbirimizi. Hani aşklar vardır, ömür boyu onu beklemişsin gibi gelir; aynen öyle. Acemi bir âşıktım önceleri, hâlâ da öyleyim ya, ama en azından artık daha iyi tanıyorum, daha iyi biliyorum şiir adındaki o sevgilinin huylarını, neyi sevip neden nefret ettiğini, nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığını; kimi kez hâlâ yanılsam da.
Karşılıklı bir aşk mı? İşte onu da bilmiyorum. Hâlâ benden gizlediği sırlar var çünkü. Belki de hep olacak… Belki de olmalı!
Kimi kez o da seviyormuş gibi geliyor... Kimi kez kuşkular, korkular içinde kıvranıyorum. Diyorum ki o zaman kendime, gün gelir karşılıksız olduğunu görürsen bu sevdanın, öper alnından edersin veda, sana da bu yakışır! Ama hep izlersin; nerde, ne yaptı, kimlerle… Tek tesellim, hiç karşılıksız âşık olmadım ben!
Nasıl bir duygu?
"kırmızıdır bazen şiir
infilâkı sözün
bazen siyah
süveydâsı çırpınan gölün"
Şiir tek bir duygu değil, (ben de öyle); bir duygular toplamı (ben de öyle.) Tek bir "şey" değil şiir. Ben bu bolluğu, bu çokluğu seviyorum. Bu çeşit çeşit çiçek kokusunu, bu elvan renkleri seviyorum. Yatağında uyuyup bir bahçenin tam ortasında uyanmış gibiyim ve gördüklerim giderek daha çok hoşuma gidiyor.
*
sevgili perihan,
haftanın konuğu sandalyesine hoşgeldin.
ne yazarsan ilgiyle izliyorum ama ille de şiirlerin...
sen kimleri seversin, okursun şairlerden?
(Asuman Atakuman)
Sevgili Asu, tabii ki çok sevdiğim, zevk aldığım, okurken sarsıldığım şairler ve şiirler var. Bunların sayısını asla sınırlamıyorum. Öğrenmeye ve tanımaya hep açığım. Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Lorca ve Neruda ilk şairlerim sanırım. Onları hep ve hâlâ seviyorum, hep ve hâlâ okuyorum. Zaten okumayı o kadar seviyorum ki, yazmakta geç kalmamın nedenlerinden biri de buymuş gibi geliyor bazen bana.
Son bir yılımı neredeyse tümüyle şiir okumalarına ayırdım. Tanımak ve öğrenmek anlamında da okuyorum. Her gün yeni bir şair keşfediyorum, olmadı yeni bir şiir; ya da bildik bir şairin yepyeni bir yönünü. Bildiğimizi sandığımız şeyleri ne kadar eksik bildiğimizi de öğretiyor bu bana. Hiçbir şairin fanatiği değilim. Ahmed Haşim'i de okuyorum, Edip Cansever'i de; İsmet Özel'i de, Cemal Süreya'yı da. Çok sevdiğim şairlerin beğenmediğim dizeleri olabildiği gibi, kişiliği ve düşünceleriyle onaylamadığım bir şairin kimi şiirlerinin güzelliğini teslim etmek konusunda da tereddüt etmiyorum; severek okuyup anlamaya çalışıyorum. Ama şairin kişiliğini önemli bulurum. Ne demiş Cemal Süreya? "Şairin yaşamı şiire dahil!"
*
Sevgili Newyork Newyork, Şebnem Hanım'ın güzel sunumuna baktım da, orada yer alan şiir sözünü ettiğiniz konuda en uç örneklerimden biri diye düşündüm. Biri daha bu şiirle ilgili aynı yorumu yapmıştı. Osmanlıca sözcükleri seviyor muyum? Kendi kendime soruyorum şu anda bunu. Hayır, çoğu Osmanlıca sözcüğü hele, hiç sevmem. Bazen böyle bir metin ya da şiiri okurken melodi hoşuma gitse de çoğu kez sıkılırım. Ama Osmanlıca-Türkçe sözlüğüm (Türkçe, İngilizce sözlüklerim de bu arada), hep elimin altındadır. Çünkü ben sözcükleri seviyorum, öğrenmeyi seviyorum, dil'i seviyorum, bazı sözcüklere ise âdeta âşık oluyorum. Daraltmamak gerekir diye düşünüyorum kendimizi bu konuda. Türkçe sandığımız pek çok sözcüğün bile kökeninin Arapça ya da Farsça olduğunu düşünürsek, böyle bir eleme olanaksız derecesinde zor. Ama bu demek değil ki Osmanlıca sözcüklerle dolduralım yazdıklarımızı. Şimdi çelişki gibi görünebilir ama; çok katı olmasam da; düzyazıda, günlük konuşma dilinde kullanmam ben Osmanlıca sözcükleri ve onaylamam da bunu. Bir ara, öğrencilik yıllarımda koyu öztürkçeciydim. Hâlâ da dili, dilimizi doğru kullanmamız, konuşurken ve yazarken aynı sözcüklerin etrafında dönenen kısırlıktan kurtulmamız gerektiği kanısındayım, doğru telaffuz ve yazım konusunda da son derece duyarlıyım. Bunun aksinin, bu konudaki özensizliğin, chat dilinin, İngilizce kökenli sözcüklerin ki bunları hepimiz kullanıyoruz zaman zaman –keşki Türkçe seçeneği olan bir sözcüğün yabancı karşılığını kullanmamaya özen göstersek!- dilimize çok daha fazla zarar verdiğini düşünüyorum.
Osmanlıca sözcükleri bazı şiirlerimde daha fazla kullandığımı görebiliyorum. Bu benim şiir yolculuğumla ilgili bir süreç de olabilir. Deneme-yanılmaları, kendi sınırlarımı zorlamayı seviyorum. Şiirdeki arayışımla ilgili geçici bir dönemdir belki de. Şiir söz konusu olunca akan sular duruyor. Durmamalı mı, bilmiyorum. Nietzsche avutuyor beni bu noktada; o, çelişkileri zenginlik olarak görür.
Evet, şiir farklı; aşkın gözü nasıl körse, şiirin de öyle kör! Şiir bazen belli sözcükleri istiyor ya da belli bir kurgu ve ses oluştu mu o yapı kendi sözcüklerini çağırıyor âdetâ.
Bu konuda düşünmeyi sürdüreceğim…
*
Sayın PerihanBaykal Hanım,
Merhabalar…
İnsanlar genelde kedi, köpek gibi yırtıcı hayvan besler ve onlarla arkadaşlık kurarak sevgilerini paylaşırlar. Fakat koyun, keçi ve sığır gibi otçul ve zarasız hayvanları ise sadece yemek için beslerler. Bu durum bile insanın hale tam olarak insan olamadığını ve özünde vahşilik taşıdığını göstermektedir. İnsan hale yeryüzünün en vahşi yaratığı… Gözünü kırpmadan hem kendi türünü hem de doğayı amansızca yok etmektedir. Bu insan türü( İnsanla-insansı arasındaki canlı) birde içinde sevgi sözleri içeren şiir de yazmaktadır.
Buna göre şiir yazan insanı, insanı boyutlarda nasıl tanımlarsınız?
Sevgi ve saygıyla:)
(Bulutsu)
Evet, çok haklısınız sevgili Bulutsu, insan hâlâ yeryüzünün en vahşi yaratığı. İnsanın insana tahakkümüne karşıyım, hangi boyutta ya da düzlemde olursa olsun. "Yok edin insanın insana kulluğunu!" diyenlerdenim. Ama insanın diğer canlılara tahakkümüne ve doğayı pervasızca ve fütursuzca, atadan kalan varlığını hovardaca harcayan bir mirasyedi gibi harcamasına da karşıyım. Hani şu ünlü, 'dünya bize miras kalmadı, onu torunlarımızdan ödünç aldık' diyen Kızılderili atasözüne de sonuna kadar inanırım.
Thomas Hobbes "İnsan, insanın kurdudur", der. Ben insanın doğuştan kötü olduğuna (zekâ gerilikleri, doğuştan getirilen genetik bozukluk ve yönelimler dışında ki bu da 'kötülük' anlamına gelmiyor, yoksa ortaçağ'da içinde şeytan var diye akıl hastalarını törenle yakan engizisyon katillerinden ne farkımız kalır?) inanmam. İnsanı koşullar yaratır. Günümüzde yaşananları iyi değerlendirmek gerekir. "İnsan türünün vahşiliği ve acımasızlığı"na dayandırırsak yaşadığımız çağın vahşetini salt, çözümsüzlüğü de baştan kabul etmiş oluruz.
Şair bu vahşetin tanığıdır. Şair isyan edendir. Şair yaşadığı çağın ve toplumun vicdanıdır, olmak zorundadır. "Akrep gibisin kardeşim!" der, Nazım gibi, dili varmaya varmaya. Cahit Külebi gibi: "İnsanlar! Şeytanın sütkardeşi! / Bazı bazı sizleri de gördüm uzaktan; / O zaman sövmek geldi içimden / Ayıptır söylemesi" deyiverir.
Şiir direnme mevzilerinden biridir ama hepsi değil. İnsanın varoluş ve varoluşu kavrayış yolunda önündeki dalları biçmede kullandığı araçlardan yalnızca biridir şiir… Ama en görkemlilerinden biri!
*
sayın perihan baykal, bir kaç soru da ben sormak istiyorum.
1. Şiirle tanısıklık öykünüzü anlatabılır mısınız? (ilk şiirinizle son şiirinizi paylaşır mısınız?
2. şiir sürecinizi nasıl degerlendırıyorsunuz? bir tarz olusturma cabası güdüyor musunuz?
3. felsefe ögretmenı olmanızın, dolayısıyla felsefenin şiirlerine ve işlediğiniz temalara nasıl bir katkısı olmuştur?
(Rahim Taş)
1. Rahim Bey, şiirle tanışıklık öykünüz dediniz ya, eski defterleri çıkarıp dizeledim masanın üzerine derin çekmecelerden. Şebnem Hanım'a yazdığım yanıtta biraz bu öykü var. Ama en çok bu defterlerde var galiba. Şiirler, anılar, denemeler, küçük öyküler, başlayıp bitirilemeyen romanlar, okuduğum kitaplarla ilgili yazdıklarım… Bir de, lise yıllarımda elyazması dergiler çıkarırdım tefrika öykülerden oluşan, keşki onlar da olsa! Ama ne yazık ki bir kazaya kurban gittiler. Hâlâ yanar tüterim o çocukluk aşkıma. O öyküleri kafamda yeniden yazar yazar dururum. Polisiyeydi sanırım çoğu.
İlk şiirim? Kimbilir nerelerde, hangi günün tozuna karıştı… Arasam bulabilir miyim eski bir evde çocuksu harflerini?
Ama örneğin bu dizeler tam onüç yaşında yazılmış:
"yüzyılların ötesinden bir dalga
bir dalga avuçlarımda sonsuzluğa dek
geçmişin geleceğin bütün renkleri gözlerimde
Âdemin tabanında çamur
Havvâ'nın saçında tel
ruh olmalıyım bütün ölülere
dört bir yanımdan aksın milât öncesi
parmaklarımın arasından beşbinbeşyüz
ve doğa boğmasın beni
yaşasın bütün insanlar
bir bulut kadar ölümsüz"
Son şiirimi paylaşsam mı?
"LİL AŞKINA
güneşin kehribar kokulu terini
sürdüm de tenime tiril
e s r â r ile esnedi âyet
ve bilcümle mâbet
göğnüdüm göğerdim göğ oldum
ve bâdehu
kısığından geçtim şehsüvar!
sırladım kapıyı
gül aşkına
aşk verdi yeni gün
gökle yer arasında
lil aşkına
İnatla direniyorum işgal ordularına dünün
Ağzımda dikenli sapı bir gülün"
2. Tarzın kendiliğinden oluşacağını düşünüyorum. Bu konuda zorlama çabalar içinde değilim. Ciddi anlamda o kadar başındayım ki şiirin. İlk kez karşılaştığı bir ırmağa ayaklarını sokan, küçük dalgalar oluşturan, parmaklarının arasından akan suyu huşûyla seyreden bir insan gibiyim henüz. Belki de hiç bırakamayacağım kendimi o suya ama kıyısında olmak bile güzel.
3. Böyle doğrudan bir etki yok. Şiir (:sanat) ve felsefe birbirinden farklı kulvarlar ama bir şairin donanımlı olması gereğine inanırım. Bir dünya görüşü olması gerektiğine de.
Ortak bir nokta derseniz: İkisi de varlığı bütünüyle kucaklama, görünenin ardındaki öze varma çabasıdır derim.
Şiir sezdirir! Şiirin belli bir terminolojisi ve metodolojisi yok, şiir gerçek bir özgürlük alanı; bir vaha. Belki de bizi çeken budur şiire.
*
| Ahmet Günbaş demiş ki: |
Perihan Hanım, beni de yanıtlayınız lütfen: Şiirin ilk çıngısı ne zaman düştü içinize? Yazma eylemine ne zaman geçtiniz? Aynı zamanda çok iyi bir şiir okurusunuz. Nelerden besleniyorsunuz bir dizeye gelene değin? |
Sevgili Günbaş, iyi bir okur olmaya çalışıyorum. Şiirin benim başladığım noktada başlamadığını biliyorum. Belli bir alanda uzmanlaşmaya çalışan kişi önce o alanın geçmişini, tarihçesini, teorisini bilmek zorunda. Ama şiir söz konusu olunca çokluk gerek duyulmuyor buna, kolay sanılıyor. Oysa o kadar kolay olmamalı şiir.
Elimin kalem tuttuğu, okuma yazmayı ilk öğrendiğim günden beri yazıyorum aslında. İlk okuduğum sözcüklerle, belki ilk dinlediğim masalla düşmüştür o çıngı. Usul usul büyüyen bir tomurcuk gibi, pıt diye açılıverdi işte. Gün gelip boynunu bükerse diye de ödüm kopuyor. Kapıyı çekip gittiğimde, uzun süre ayrı kalmak zorunda kalırsam, kime emanet edeceğim, suyunu kim verecek diye uykularım kaçıyor. Suyunu az mı verdim, fazla mı kaçırdım, güneşte fazla mı tuttum, yoksa ışıksız mı kaldı diye apansız düşünceler basıyor. Ya bırakıp beni giderse diye korkulara karıyorum. Bir yaprağını sararmış görsem bıçaklar saplanıyor içime. Başkalarınınkiyle karşılaştırıyorum: Kimi görkemli, gümrah, pür çiçek; kimisi ille de sönük geliyor benimkinin yanında. Her hâlükârda o benim çiçeğim, çelimsiz de olsa, kimi çalımından yanına varılmasa da, benim o. O benimle, ben onunla varım. Usul usul büyüyor işte.
İnternet ortamı beni motive etti. Aynalanmamı sağladı. Bu açıdan müteşekkirim. Şiiri ciddi anlamda göze alışım son bir yıldır.
Perhiz yapmıyorum ve her şeyden besleniyorum. Kimi kez şimşek gibi çakıyor, kimi kez uzun uzun bekletiyor. Bazen de ben çalıyorum kapısını.
*
Günümüz dergilerinde de göründüğüne göre, Perihan Baykal kitaplaşmayı düşünüyor mu acaba?
(Ahmet Günbaş)
Hayır, henüz değil sevgili Günbaş. Bu benim istememle olacak birşey mi zaten bilmiyorum da, kitap için hazır hissetmiyorum kendimi. Bunun çeşitli nedenleri var. Henüz öğrenme ve kendimi sınama aşamasındayım. Abartıyor olabilirim ancak bu, kendi kendine şarkılar söyleyen, yaptığı şeyden aldığı zevkle mutlu birine sahneye çıkma teklifi yapmak gibi olur. Sanki elimden hatalar yapma hakkı alınacak, öğrenciliğim sona erecek gibi gelir... Belki de hep amatör olarak kalacağım... Şundan eminim, daha öğreneceğim çok şey var!
B
*
| Alıntı: |
Sevgili Perihan, koltuğuna hoşgeldin. Çok yakışmış sana bu koltuk ve süsleyen dizelerin.
Herkes şiirden getirmiş sorularını. Ben düz yazılarınla ilgili sormak istedim. Denemelerini çok severek okuyorum (şiirlerini de öyle tabi, harikalar ama denemelerde daha çok buluyorum belki kendimce).
-- Edebiyat; her anlamda edebiyat mı? Düz yazı mı, şiir mi? Seçim yapabiliyor musun?
-- Dürtüler? Şiir veya deneme, en çok nedir seni oturup yazmaya, bir an önce kağıda dökmeye iten? İlhami en çok ne zamanlar gelir?
Şimdilik bu kadar sorularım. Zevkle okuyorum yazılarını, şiirlerini ve keyifle takip ediyorum gönül gözünden yansıyan fotoğraflarını, tekrar hoşgeldin Özgür Pencere'ye demek istiyorum (Figan) |
Kendimi şiir'i temsil eden biri gibi hissettim sorular karşısında, aramızdaki bunca ustadan utanarak; ama kıvandım da. Arkadaşlarım sağolsunlar, beni şiire yakın görmüşler ki sormuşlar, ben de dilim döndüğünce yanıtlıyorum, bir hata yapmamaya çalışarak.
--Seçim… Yapamıyorum! Okuma seçimleri anlamında hele, hiç. Şiir başımdaki taç olsa da yazı'nın tek bir türüne saplanıp kalamayacak kadar tutkuyla seviyorum ben edebiyatı.Her yönüyle, her şeyiyle, her biçimiyle, her oylumuyla; bütün desenleriyle, bütün kenar oyalarıyla… Kurguya bayılırım. Düzyazısız edemem. Öykü de denemek istiyorum örneğin. Bir yıl öncesine kadar okumalarımda şiir daha az yer tutardı. Ama son bir yıldır ne olduysa oldu, şiirle yatıp şiirle kalkmaya başladım! Bundan memnun değil miyim peki? Olur mu öyle şey, hem de nasıl memnunum! Aslını ararsan şiirin yaşamımı bu denli kuşatıp dolduracağı benim bile aklıma hayâlime gelmeyen bir olasılıktı. Diyorum ya, yatağında uyuyup, uyandığında kendini görülmemiş güzellikte bir bahçede bulan bir insan gibiyim. Şiir virüsü dedikleri şey gerçek, bana inan.
--Yazma dürtü'mün kaynağında, en derininde, kökeninde ne var? Bilmiyorum gerçekten. Ama kendimi en iyi ifade etme biçiminin bu olduğunu gördüm, küçük yaşlardan beri. Yaşamın bin bir yüzü beni büyülüyor, varlığın özüne karşı doymak bilmez bir açlığım var. Okuyarak ve yazarak, eninde sonunda bulacakmışım gibi geliyor o gizi, ulaşıp dokunacakmışım gibi geliyor. Gökkuşağının altından geçmek gibi. Ya da kimbilir, dünyanın kirine pasına tahammül etmenin tek yolu budur da ondan can havliyle sarılıyoruz bu kurgu dünyaya. Şiir bu yüzden sonsuz bir olanak açtı önüme. İnsanoğlunun sözcüklerle giriştiği bu çabayı (diğer sanat dallarını da gönül rahatlığıyla dahil edebilirim aslında buna) çok yüce, çok ulvi, çok soylu bir çaba olarak görüyorum. Ucundan kenarından tutmak bu bayrağı, işte sanırım biraz da bunun için yazıyorum.
"Ne zamanlar?" sorun için önceden yazılmış kısa bir metnim var, onu eklesem olur mu?
Zamandan çok yalnızlığa ve sessizliğe gereksinim duyarım yazmak için. Müzik bile istemem çoğu kez, ya da sadece klasik müzik. Genellikle sancılı yazarım. Biri seslense, kapı ya da telefon çalsa o anda, deliririm; en sevdiğim insanı bile göresim gelmez, nerden çıktı bu derim.
Bir de çok dağınık yazıyorum, bilmem siz de öyle misiniz? Etrafta kâğıtlar, müsveddeler hallaç pamuğu gibi atılıyor. Tabii yalnızlık ve sessizlik koşulu en çok geceye uyduğu için daha çok gece yazıyorum. Ama sabah ya da gün ortası da olabilir. Belli bir saati yok bende şiirin, teklifsiz, istediği saatte gelip gidebiliyor. Ha evet, gidebiliyor da aniden, ben sıkıldım deyip.
Kalem-kâğıtla yazıyorum, yani şiir tamamlanana, en azından gövdesi ortaya çıkana değin mutlaka parmaklarımın arasında kalemi hissetmeliyim. Alışkanlık! Elimin bir uzantısı gibi, orta parmağımda nasırım bile var, taa çocukluğumdan beri. Kalemsiz yazamıyorum. Ayrıca şiiri bütünüyle kurgulayıp öyle oturmuyorum yazmaya. Bir iki dize geliyor baştan, kalemi elime aldığımdaysa arkası. Ruh çağırma seanslarındaki fincan gibi, ben değil kalem yazıyor sanki.
Ama ilk müsveddemle şiirin son hâli arasında dağlar kadar fark olduğuna göre çoğu zaman, yalnızca kalemde olmasa gerek keramet!
*
| Rahim Taş demiş ki: |
| günümüz şiirini nasıl degerlendırıyorsunuz? |
Sevgili Rahim Taş, okuyorum ve izliyorum, gerek sanal, gerek dergilerden, ulaşabildiklerimin sınırlarını zorlayarak. Tüm gelişmeleri izlemek hem zaman açısından ve hem de maddi açıdan çok zor biliyorsunuz ama ben her olanağı zorlayarak azami ölçüde izlemeye çalışıyorum. Ayrıca günümüz şiirini yaşamın her alanını izlemeden anlamanın ve yorumlamanın da olanaksız olduğunu düşünüyorum. Bir yandan çok güzel şiirler yazılıyor, olumlu bir gelişme var; diğer yandan şiiri yaşamın diğer alanlarından koparıp, âdetâ bir fanusa hapsedip totemize etme eğilimleri de. Çok yönlü düşünüp yorumlamak lâzım. Şiirin bu denli soyutlanıp izole edilmesini doğru bulmuyorum, sonuçta şiir insan ve yaşam için var. Öyle değil mi?
Şiir için günümüzde en büyük tehlikenin cehalet ve yozlaşma olduğunu düşünüyorum. Popüler kültürün tuzaklarından korkmak gerektiğini düşünüyorum. Kimi kez eyyamcılar elinde bir hırs ve statü nesnesi hâline getirildiğini düşünüyorum. Şiir yazmadan önce yazmayı öğrenmek gerektiğini düşünüyorum. Yaşamı şiirine dâhil şairlerin azaldığını düşünüyorum. Geçmişteki büyük şairlerin nasıl yaşamla içli dışlı, dünyanın öte ucunda yaprak kımıldasa yürekleri titreyen, dünyayı akılla ve yürekle anlamaya çalışmış, Mayakovski'nin deyimiyle dizelerini neçe 'demir ocağının ağzında yanıp kavrularak' yazmış insanlar olduğunu düşünüyorum. Sevgiyle.
*
| sstuncel demiş ki: |
Sevgili Perihan, İnsanlar arasındaki iletişim yoğunluğuna inanır mısın? Birbirlerini görmeseler bile kişiler arasında kurulan böylesi güzel köprülerin nedenini nasıl açıklarsın?
Bana yazdıklarından öyle bir şiir adı ver ki .... desem hangisini verirsin?
Çok teşekkür ederim |
Sevgili Şebnem, bazen içimde insanlarla ilgili şaşmaz bir radar istasyonu var gibi gelir. (Hal böyleyken gene de yanılırım ya çoğu kez, o başka:))
Eğer sanaldaki dostlukları kastediyorsan ki öyleye benziyor, dediğin gerçekten şaşırtıcı. Benim birbirimizi görmeyi bırak messenger'da bile henüz konuşmadığım, sadece e-posta yoluyla iletişim kurduğum dostlarım bile var. Üstelik o kadar değerliler ki benim için, bunun nasıl olabildiğine şaşıp şaşıp duruyorum. Bedenimizle değil, ruhlarımızla, daha doğrusu duygu ve sezgilerimizle iletişim kurduğumuzun bir kanıtı gibi geliyor bazen bana bu. Sanırım birbirine benzer, yönelimleri ortak insanlar birbirini hissediyor, seziyor. Sanal bu açıdan, tüm olumsuzluklarına karşın bir olanak. Metrekareye çok fazla edebiyat ve kültür dostu düşmeyen, dizilerle yatıp, komşu dedikodusuyla kalkan cennet ülkemizde kendimize benzer insanlara ulaşma şansı veriyor. Ya da şöyle mi acaba, ne ararsan onu buluyorsun...
Bir de şunu gözlemliyorum. İnternet maceram çok eski değil, bir yıldan biraz fazla oldu, yeterince tecrübeli sayılmam ama bana öyle geliyor ki daha çok edebiyat sitelerinde böyle bir canlılık var. Bunu da şuna bağlıyorum. Sonuçta yazmayı, dille, özellikle yazı diliyle iletişimi seven insanlarız --yoksa ne işimiz var buralarda--; bu yüzden yazı diliyle anlamaya ve anlatmaya, düşgücüyle eksikleri tamamlayıp ortak noktalar yakalamaya daha eğilimli oluyoruz. Ne dersin?
Hangi şiirim?..
"Yola çıktığımda biraz ıssızdım" diye başlayıp "nar çiçekleri ektim hüznümün ortasına / -sabah tanla uyanmaya benzer nar çiçekleri- / ellerimi boşluğa bıraktım ellerimi / bıraktım ellerimi boşluğa sonra" diye biten şiirim benim için çok özeldir. Zaman içinde tamamını ekleyeceğim şiir sayfama.
Ben teşekkür ederim:)
*
| Ayşe Çekiç Yamaç demiş ki: |
Güzel yürekli şiir kadın, Öncelikle hoşgeldiniz koltuğunuza.
Ünlem'in Kasım sayısında şiirlerinizi okudum. Buradakileri zaten okumuştum. Harikasınız. Kutluyorum.
Bana özel iki dize istesem, haksızlık etmiş olur muyum?
Sevgiler.  |
"Ayşecik Ödül Töreninde" sonunda döndü demek?
Sevgili Ayşe, çok teşekkür ederim içtenliğin ve inceliğin için.
Şu dizeler olur mu?
Çocuklar, çocuklar, koşun bir masalım var
Hiç büyümeyen bir çocuğu anlatacağım size
Gelin yamacıma çiçeklerim, gelin dinleyin
Çocuklar büyümezse savaşlar olmaz
Hep oyun olur dünya, dört mevsim bahar
Çocuklar, çocuklar, sakın büyümeyin
Uçurtmalar çizin göğün mavisine
*
| anadolubeyi demiş ki: |
Perihan hanım Edebiyata ilginiz, hem de ağır bir dil sıkı çalışma ister. felsefeden edebiyata nasıl geçiş yaptınız? Başka türde neler yazarsınız? Ailenizde sizden başka edebiyata yetenekli kimler var? İlk şiirinizi okudum. Çok yetenekli olduğunuz belliymiş. 13 yaşında bir çocuk onları düşünüyorsa, hissediyorsda akranlarıyla iletişimi nasıldı? Kendinizi yaşıtlarınızla hiç yalnız hissetmediniz mi? Çok soru ama çok merak ettiğim şey var  |
Sevgili Anadolubeyi, felsefeden edebiyata geçmiş değilim. Edebiyat felsefeden önce vardı. O hep vardı.
Yazmayı seviyorum. Daha önceki yanıtları okuyabildiyseniz, bundan biraz söz etmiştim. Şiire ağırlık vermiş görünsem de yazının diğer türleri de ilgimi çekiyor. Birkaç denemem var öykü ve deneme tarzında ama yine vurgulamak istiyorum, ben şiirimi de deneme aşamasında görüyorum henüz.
Ailemde benden başka, 'yazmayı deneme' anlamında edebiyatla ilgilenen yok. Yeğenlerimden umutluydum ama hepsi kariyer derdine düştü. Okuduklarına bile seviniyorum.
Çok okuyan bir çocuktum, şöyle böyle değil, ve durmadan birşeyler yazan. İlginç bir soru sormuşsunuz. Evet, yalnız hissederdim. Yazdıklarımı, okuduklarımı, düşündüklerimi paylaşabileceğim arkadaşlara hasret çekerdim ama onları olduğu gibi de kabul ederdim. Çocukken bunun doğal birşey olduğunu sanıyorsunuz. Ama evet, yoğun bir yalnızlık duygusu hep vardı. Farklı olduğumu hissederdim.
Sevgili Anadolubeyi, merak edilmek de güzel. Teşekkür ederim.
*
| senem çağrı demiş ki: |
Hiç büyümeyen bir çocuğun fiziksel ve biyolojik yaşlanmayla geldiği yaşta, yapması gerekenlerle yapmaması gerekenleri karıştırdığını düşünün bir!
Sizce bu dengeyi insanlar neden doğru dürüst sağlayamıyor? Siz içinizdeki çocuğu nasıl eğittiniz?  |
Haklısın sevgili Senem. Neyse ki doğada her şey yerli yerinde, olması gerektiği gibi.
William Golding'in Sineklerin Tanrısı'ını okudunuz mu ya da filmini izlediniz mi bilmiyorum, orada bir adada mahsur kalan kazazede çocuklar zaman içinde vahşileşip birbirini öldürmeye başlarlar. Romanda saldırganlık güdüsünün insanın özünde var olduğu savı işlenir. William Golding'in insanlara güvenini yitirmiş bir savaş mağduru olduğunu hatırlatmakta yarar var. Ben öğrenmeyle ilgili olduğunu düşünüyorum bu tarz güdülerin. Çok küçük yaşlardan itibaren koşullandırılmalara tâbi tutuluyoruz. Çocuk(luk), eğer bu tarz koşullandırmalar söz konusu değilse barış'tır. Çocuk, ırk, mit, dil, din, yaş, cinsiyet, güzel-çirkin ayırmadan sever. Oyun sever. Oyun ve sanat insanı insan yapandır. Çünkü çıkarsızdır.
Çocuk kalmış insanların hatalarını affetmek, onları pamuklara, ipeklere sarmak gerektiğini düşünürüm. O kadar azlar ki ve giderek azalıyorlar ki!
Bize çocukluğumuzdan beri uymamız gereken kurallar öğretilir. Giderek kendiliğimizden, öz-benimizden uzaklaşırız. Kafamızda bir sürü şablon oluşur ve bu hazır kalıplara göre düşünür hâle geliriz. Yaratıcılığımız ölür. Çocukluk bu şablonların henüz oluşmadığı zaman dilimidir. Yaratıcı kişiler bu yüzden içindeki çocuğu öldürmemiş kişilerdir. Eh, bazen yalpalamaları da bundandır belki:)
Hâlâ oyun severim. Çoğu kişinin değer verdiği şeyler bana hâlâ anlamsız gelir. Benim de içimde büyümemiş bir çocuk var galiba.
Aptallıkla dürüstlük arasndaki farkı öğretmeye çalıştım ona. Bazen dilini tutması gerektiğini. Tek yapabildiğim bu. Başarılı olabildim mi ve böyle bir fark var mı, onu da bilmiyorum ya. Büyüklerin dünyasına göre var.
*
| senem çağrı demiş ki: |
Hayvanları sever misiniz?
En sevdiğiniz doğa özellikleri nelerdir? dağ-deniz-ova gibi.  |
Hayvanları çok severim!
O masumiyete taparım. En yırtıcı hayvanda bile bir masumiyet vardır. Hayvanlar için ağlamışlığım çoktur, sevgili Senem.
Bütün doğa güzellikleri beni büyüler. Ama daha çok vahşi, el değmemiş güzelliklere sahip doğa parçaları galiba. İnsan eliyle biçimlendirilmiş olanlara da bazen hayranlık duysam da.
Ha, bir de; 'çöl' bende garip, hoş, büyülü çağrışımlar yaratır. Çöl renkleri, çölde bir vaha beni çok etkiler. Egzotik güzelliklere bayılırım. Gaugen'in resimlerine de bu yüzden bayılırım örneğin.
*
| NewYork-NewYork demiş ki: |
Perihan Öğretmenim, hangi üç şehir size şiirsel gelir. Nedenlerini de yazar mısınız? saolun. |
İstanbul, Paris, (Uzak) Doğu şehirleri.
İstanbul benim için özeldir. Ben onun içinde olmadığım zamanlarda bile o benim içimdedir.
Paris ya da Uzak Doğu'ya hiç gitmedim. Hani şairin dediği gibi "Yalnız yazılarda ve resimlerde yaptım Avrupa yolculuğumu / Mavi pulu Asya'da damgalanmış bir tek mektup bile almadım." Ama beni büyüleyen, meraklar uyandıran yerlerdir. Fransız romanlarındaki Paris'i merak ediyorum; Şanzelize'yi, Volter rıhtımını, Notrdam'ı, salaş kitapçılarını, Sartre'ın oturduğu kahvelerini, kokusunu, şarabını. Öyle bir sevgi ve merak işte. Belki giderim bir gün.
Bir de "ada" tutkum vardır. Bir süre bir okyanus adasında yaşamak isterdim. Ama bu Paris'ten de uzak bir hayâl tabii.
*
| temmuz demiş ki: |
Perihan hanım, felsefe bölümünde felsefe tartışmaları başlatmayı hiç düşünmediniz mi? Felsefe beni çok şaşırtır. Nedir felsefe, ne değildir?  |
Sevgili Temmuz, başlatmak anlamında ve şimdilik kaydıyla, hayır, şu anda yoğunlaştığım başka konular var. Yirmi yıl bu dersin öğretmenliğini yaptım. Müfredat programı dedikleri bağımlılık çok tüketicidir. O kadar ki, yeni okumalar yapmaya emekli olduktan sonra vakit buluyorum, diyebilirim.
Felsefe hayatın her alanında aslında. Ne şiir, ne edebiyat, ne sanatın diğer dalları, hatta bilim, felsefeden bağımsız değil. Bugün felsefe pek çok dala ayrılmış durumda. Bu tıpkı bilimdeki alt dallara benziyor. İnsan bilgisi geliştikçe bu dallanma budaklanmanın artması, uzmanlık alanlarının giderek çoğalması kaçınılmaz. Günümüzde epistemoloji, etik, siyaset felsefesi gibi alanlar giderek daha çok önem kazanıyor. Ama bu daralmanın yanında, felsefe kuşatıcı birşey de aynı zamanda. Genellikle ontoloji (varlıkbilim) ya da metafizik gelir akla felsefe denince. Bu anlamda, kuşatıcı bir bilgi türüdür felsefe. Büyük felsefi sistemler genellikle bu alanla ilgilidir.
Felsefe'yi tanımlamak şiiri tanımlamak kadar zor desem... İlgileniyorsan temel birtakım kitaplarla başlayabilirsin. Şunu söyleyebilirim: Felsefe bilim gibi kesin doğrulara dayanmaz ama bilim kadar tutarlı ve bütünselliğe sahip olmalıdır. Sanat (eseri) gibi güzel ya da çirkin gibi değerlendirmelere tâbi tutulamaz ama o da insanın maddi olmayan yönünü, ruhunu doyurur. Ha bu arada, "şaşırmak"la başlamıştır da diyebiliriz felsefe için.
Bir örnek: Gökteki bir yıldız bilim adamı için bir astronomi objesidir. Onun yakınlığı, maddesel nitelikleri, büyüklüğü vs. gibi konular ilgilendirir onu. Sanatçı için o (yıldız) güzel ve duyguları uyaran bir objedir. Bir imgedir.
Filozof (ya da felsefi bakan kişi diyelim) içinse bambaşka sorularla ilintilidir aynı obje. O yıldızın bilimsel bulgulara dayanan özelliklerini de hesaba katar, sanatçı gözündeki anlamını ya da anlamlarını da ama onun için bir düşünce nesnesidir yıldız. Gerçekten var mıdır, yoksa bizim zihnimizde mi mevcuttur sadece, nasıl biliyorumdur ben bu nesneyi, bu bilgi güvenilir midir vb. diye devam eder gider...
Bu tarz sorulara verilen yanıtlar ya da verilmiş yanıtlar arasından seçilenler o kişinin dünyaya baktığı pencerenin çerçevesini çizer: "dünya görüşü"dür yani.
Sevgili Temmuz, şimdilik bu kadar. En sevdiğiniz ay diye sorsaydınız "Temmuz" karşılığını verebilirdim. Sevgiyle kalın.
*
| Rahim Taş demiş ki: |
sevgili perihan hanım,
şiir ve siyaset ilişkisini nasıl degerlendirmektesiniz?
ayrıca, türk şiirinin gelişmesi için neler yapılmalıdır sizce? |
Sevgili Rahim Bey, taş gibi ağır sorular bunlar.
Önce son sorudan başlayacağım izninizle. Türk şiirinin gelişmesi için neler yapılmalıdır? İnanın ben de bunu öğrenmeye çalışıyorum. Ama öncelikle şunu söyleyeyim, Türk şiiri zengin bir şiir ve kendi yolunu bulacak güçte aslında. Öyle enseyi karartacak bir durum yok. (Hatta bir süre daha hazır yiyebiliriz.)
Eleştirilecek yönler var tabii. Benim de kendimce saptamalarım var ama bunları sıralamak şu anda bana haddimi aşmak gibi gelir. Şunu söyleyebilirim yalnız; Türk şiirinin gelişmesi, sanayinin gelişmesi, ekonominin gelişmesi, mimarinin gelişmesi gibi dışardan müdahaleyle, verilecek kararlarla, planlı yöntemli çalışmalarla, "çok" çalışmalarla olacak bir şey değil gibi. Sorun "toplum", sorun "insan". - O güzel insanlar, o güzel atlara binip giden güzel insanlar! Gittiler de bizi insansız mı kodular? Ama çıkıp gelecekler bir gün bir yerlerden. Umudumu yitirmedim ben.-
Biçim olarak daha muktedir, daha kusursuz şiirler yazılabilir ki o bile tartışmalıdır şiirde bilirsiniz; şiir ele avuca sığmayan, uçucu, kaçıcı bir şey, hızla hareket eden, kolayca büyüleyen bir nemf gibi; ama önemli olan içinde "insan"ı barındırması.
Platon'a göre ideal devlet filozofların hükümdar, hükümdarların filozof oldukları devlettir. Aslında keşki şair olsaydı hükümdarlar. Ama gerçekten şair. Ya da şair-filozof! Eşyanın tabiatına aykırı, değil mi? O zaman hükümranlık olmazdı zaten! Daha güzel bir dünyada yaşıyor olurduk.
"Güç"e, "iktidar"a tapılan bir çağ bu. Ama o kadar önemli mi gerçekten "güç". Hayatı kendi kendimize zehir mi ediyoruz yoksa, boşu boşuna... Mutluluğumuz pahasına!
Slogan şiire karşıyım. Sevmiyorum. Estetik haz uyandırmalı şiir.
Diğer yandan; dünyayla ve insanla ilgili derdi olmayan, bunlarla ilgili söyleyecek sözü olmayan bir şair de kendi insiyatifi dışında bağlanma'yı, var olana, kurulu olana, içindeki tüm haksızlık ve adaletsizliklerle birlikte, hizmeti seçmiş demektir. Ancak bugün farklı bağlanmaları seçmiş de olsalar bir Ezra Pound, bir T. S. Eliot, bir Mayakovski, yine de gerçek bir şairin vicdani tedirginliğini ve cehennemini hep yaşamışlardır. Başka türlü büyük şair olamazlardı.
Şiir dünyayı değiştirebilir mi? Şiir siyasetin bir âleti olabilir mi? Eh, olmuştur çeşitli dönemlerde zaten ama tek başına şiirin dünyayı değiştirebilecek bir gücü olduğuna inanmıyorum. Ama, evet, insanı değiştirme gücüne sahiptir, bu açıdan bir dolaylama yapmak mümkün.
Şiir insan kadardır. Onun için her dönemin şiiri farklıdır. Şair ne kadarsa şiir de o kadardır. Baltayı ya da orağı insanın önüne geçirmekten bir farkı yoktur şiiri insanın önüne geçirmenin.
Sevgi ve saygımla.
*
| Alıntı: |
ahmet uysal Özgür Dost Tarih: Pts 11.Arl, 2006 Mesaj konusu: haftanın konuğu
--------------------------------------------------------------------------------
ağırlıklı konuğun ağırlanması başka türlü olamazdı. perihan’ı okşaya, hırpalaya sorguya çektiniz. çok da iyi yaptınız. onun ne denli donanımlı olduğunu hep birlikte gördük. çok sağlam bir altyapıyla başladı şiire. ya da içindeki o gizil süreğeni yeni ortaya çıkardı. perihan’a, öğrencim gözüyle bakmayı isterdim. ama onun hocaya ihtiyacı yok. bu sitede benden çok ilgi görmesi boşuna değil. ondan yetkin, çarpıcı şiirler okuyacağız. 2004 yılında bir ivme bekliyordum. 2006 yılına sarktı. olsun. iki yıl yanılmışım çok değil. şaire kılavuz gerekmez. o kimseye de kılavuzluk etmek istemez. şiirine tılsımlı sözcükler yükler. hazanla gidenden derin izler bırakır şiirlere...
|
*
Sevgili Perihan,
Bizlere ayırdığın zaman, nezaketin, özenli cevapların ve her şey için sana bir kez daha teşekkür ederiz. İyi ki seni tanıdık ve birlikteyiz...
Başka konularda görüşmek üzere... Biz seni okumaya gidiyoruz:)
(Şebnem Sema Tuncel)
