23/8/2008 · Kategori: alinti

Dinle, küçük adam!

Ne kızıl, ne kara ne de beyazım ben. Hıristiyan, Musevi, Müslüman, poligam, homoseksüel, anarşist veya boksör de değilim. Bir kadını ben, onunla nikâhlı olduğumu kanıtlayan evlilik cüzdanım olduğu ya da cinsel gereksinimimi giderebilmek için değil, sahiden değer verip sevdiğim için kucaklarım. Çocuk dövmem, balığa gitmem, karaca ya da geyik vurmam, ama hedefi hep on ikiden vururum. Yasa ve kurallara anlamlı olduğu sürece uyarım, fakat aşılıp anlamsızlaştırılırsa savaşırım onlarla.

*

Hakikati güvenliğe yeğ tutan bir yaşam biçimi içinde elde edilen büyük başarı ve bulgunun yazgısı şudur: Senin tarafından büyük bir açgözlülükle yalanıp yutulmak ve sonra gene senin tarafından dışkı olarak atılmak.

*

Sen, küçük adam!

Büyük, yürekli ve yalnız olan birçok adam, ne yapman gerektiğini çoktan söyledi sana. Onların öğretilerini çarpıttın, kırıp döktün ve ortadan kaldırdın. Her seferinde onları ters tarafından yakaladın; büyük hakikati değil de küçücük yanlışı yaşamının yol göstericisi olarak gördün; hristiyanlıkta, toplumbilim öğretisinde, halkın egemenliği konusunda, yani kısacası, elini değdirdiğin her konuda büyük doğruyu değil, küçük yanlışı seçtin.

*
Evini derme-çatma kurdun ve bütün bunları böyle yaptın, çünkü "içinde yaşamı duyma" yetisinden yoksunsun; çünkü çocuklarındaki sevgiyi daha doğmadan öldürüyorsun; hiçbir canlı ifadeye, hiçbir özgür, doğal davranışa karşı hoşgörülü davranamazsın, doğallığa dayanamazsın çünkü. dayanamadığın için de, korkuyor ve şunu soruyorsun: "Bay Jones ne der?", "Yargıç Smith ne der acaba?"

*

Sana şunu söyleyeyim küçük adam; içindeki en iyi şeylerin anlamını yitirdin. Onu boğdun başkalarında, çocuklarında, karında, kocanda, babanda, annende, nerede gördüysen orada onu öldürdün. Sen küçüksün ve küçük kalmak istiyorsun küçük adam…

Yaşamdan mutluluk istiyorsun, ama güvenlik çok daha önemli sana göre. Güvenliğin uğruna belini kırmaya, canını vermeye hazırsındır. Mutluluk yaratmayı, onun tadını çıkarmayı ve korumayı hiçbir zaman öğrenmemiş olduğundan, başı dik bir bireyin yürekliliği nedir, bilemezsin.

*

Ayrıca özgür de değilsin küçük adam! Özgürlüğün ne olduğu konusunda hiçbir fikrin yok. Özgürlük içinde yaşamasını bilmezsin bile. (...) Özgürlük konusunda terbiyesizlik ediyorsun, küçük adam.
Ama özgürlüğü küstahlıkla karıştırmak köleliğin özgün özelliklerindendir.

*

İşte sen böylesin, küçük Adam. Kaşık atmayı, kepçe daldırmayı iyi beceriyorsun ama yaratma yetisinden yoksunsun. Zaten bu yüzden böylesin, bu yüzdendir ki, yaşamın boyunca sıkıcı bir büroya ya da bir resim masasının başına kapanıyorsun, sırtına deli gömleği geçirir gibi parmağına evlilik yüzüğünü geçiriyorsun. Ve bu yüzdendir ki çocuklardan nefret eden bir öğretmensin. Gelişme yok sende, yeni bir düşünce geliştirmene olanak yok çünkü. Sen yalnızca aldın bugüne dek, bir başkasının gümüş tepside sunduğu şeyi kaşıkladın yalnızca.

WİLHELM REICH


Ah, nasıl da seviyoruz, kımıldayan herşeye ateş etmeyi!.. Yaşamımızda ne çok zabıta!

W. Reich! Okunmalı, her zaman okunmalı. En azından, içimizdeki ve dışımızdaki küçük adam ve küçük kadınlar tükenene dek!

Eski kavidir, gelecek uzun.

(PB)

 

14/8/2008 · Kategori: alinti


Resim: Paul Gauguin

DÜNYAYI İSTİYORUZ.
HEMEN ŞİMDİ! AŞKLA!

"Tek tuşu olan bir klavyede kaç beste yapılabilir?! Tek teli kalmış gitar, ne işimize yarayabilir acaba?! Kelime haznesi tek bir bakış açısıyla sınırlı şair ne kadar şiir yazabilirse.. İle aynı cevabı taşır üstteki bu iki soru. Kendini yalnızca Türkiye'yle ve Türkiye'nin geleceği ile koşullandıran, hatta hayatını bile bu yolda sürdüren birinden/birilerinden çıtayı yükseltmesini beklemek, komiktir! …"

(tehlikeli oyunlara tutunamamak'tan)

 *

"… Asıl düşman, mananın elma'sında ahlaksız bir kurt gibi ilerlerken, biz, halkla paylaşmak için yüklendiğimiz ekmeği hangimiz taşıyacak, hangimizin elleri daha temiz yüzsüzlüğünü gösterdik! Hayatın ayarı bozuldu. Hayatın hayatı kaydı. Best-seller bir umarsızlık, yazılan, yazıya dökülen 'hayal tasarımları'nı prefabrikleştirdi. Kalıplara soktu. Klişeleştirdi. Herkes yalnızca aşktan, ölümden ve egosantrizmden söz eder oldu. Herkesin aşkı en büyük aşk, herkesin ölümü en trajik ölüm, herkesin benliği en etkili idol kıvamına geldi. …"

(uzaklaştıkça büyüyen'den)

*

"… Lorca'yı okuduğum, Lorca'ya korkuyla karışık büyük saygı duyduğum yıllardı. Lorca'nın resmi karşısında bile elpençe divan durmak gerektiğini hissediyordum. Öğretilen buydu. Ne zaman ki, Neruda'nın Yaşadığımı İtiraf Ediyorum adlı kitabında Lorca'nın asla çatık kaşlı bir insan olmadığını, tam aksine neşeli, esprili, gününü bir çocuk ruhuyla kucakladığını (cümlede küçük bir bozukluk var gibi sanki. PB :) ve bu güzel insanın o ruh haliyle bir gün götürülüp yok edildiğini okudum, işte dedim, şair bu olmalı! İnsana, topluma, tarihe karşı sorumlu ama umutlu ve eğlenceli! …"

(oysa gül kırmızıdır hangi rengi açsa'dan)

*

"… Şiirin tanrısı, ne şair, ne kelime ne de okurdur. Şiirin tanrısı, Anlam'dır. …"

(hayat bir tecrübe teşkilatıdır'dan)

*

"… Şairin siftahı, tarihi algılayabilmesidir. Tarihteki yeri hakkında az çok bilgi sahibi olabilen şair, manada yetkinleşir.

Okurun en masum ihtiyacı ise dürüstlük! Cemal Süreya, Günler'in 456.sında şöyle diyor:

'Yüzyıl sonra şu anda yaşayan hiçbir insan, hiçbir kuş, hiçbir kedi, hiçbir yılan, hiçbir otomobil olmayacak dünyada. Hiçbir tanıdığın, hiçbir tanımadığın olmadığı dünyayı yaşanası düşünemiyorum. Başkalarının dünyası. Ne yapayım başkalarının dünyasını.'

Kıssadan hisse: Dünyayı istiyoruz. Hemen şimdi! Aşkla!"

(sanatçı, toplumun asena'sı mı?'dan)

KÜÇÜK İSKENDER / EFLATUN SUFLELER

küçük İskender ve GENDAŞ A.Ş., İstanbul 2002

 

26/6/2008 · Kategori: alinti



SARHOŞ OLUN!

 "Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz."

 (XXXIII, Sarhoş Olun'dan)

"Çokluk denizinde yunmak herkese vergi değildir: bir sanattır kalabalığın tadını çıkarmak; beşiğinde bir periden kılık değiştirme ve maske zevkini, ev kinini ve yolculuk tutkusunu almış kişi, yalnız o kişi, insan türünün sırtından bir canlılık sarhoşluğuna dönüştürür bunu.

Kalabalık, yalnızlık: etkin ve verimli ozanın birbirleriyle kolayca değiştirebileceği eşit deyimler. Yalnızlığını kalabalıkla doldurmasını bilmeyen kişi telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını da bilmez."

(XII, Kalabalıklar'dan)

"La Bruyere bir yerlerde, 'Yalnız olamamanın büyük mutsuzluğu!' der, kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanları uyandırmak ister sanki.

Bir başka bilge, yanılmıyorsam Pascal, 'Nerdeyse tüm mutsuzluklarımız odamızda kalmayı bilememiş olmamızdan geliyor başımıza,' der, böylece, içe kapanış hücresinde, mutluluğu devinimde, bir de yüzyılımızın güzel diliyle konuşmam gerekirse, kardeşçil diye adlandırabileceğim bir fuhuşta arayanları getirir usumuza."

(XXIII, Yalnızlık'tan)

"şaşırtma hazzı, şaşırma hazzından sonra en büyük hazdır."

(XXVIII, Kalp Para'dan)

"Çinliler kedilerin gözlerinden okur saati.

Ben de güzel Feline'e, öylesine güzel adlandırılmışa, hem türünün onuru, hem gönlümün övüncü, aklımın kokusu olana doğru eğildiğim zaman, ister gece,  ister gündüz olsun, ister ışıkta, ister yoğun karanlıkta olsun, tapılası gözerinin derinliklerinde açık açık saati görürüm, hep aynı saati, uçsuz bucaksız, görkemli uzam gibi büyük, dakika, saniye bölümü de bulunmayan bir saat; saatler üzerine işlenmemiş, kımıltısız, gene de bir iç çekiş kadar hafif, bir bakış kadar hızlı bir saati."

(XVI, Saat'ten)

" 'Neyi seversin sen, öyleyse, olağanüstü yabancı?

   'Bulutları severim… işte şu… şu geçip giden bulutları… eşsiz bulutları!' "

(I, Yabancı'dan)

"Düşler! Hep düşler! Ruh ne denli hırslı, ne denli inceyse, düşler de gerçekleşebilecek olandan o denli uzaklaşır. Her insan kendine yetecek ölçüde afyon taşır içinde, durmamacasına yenilenen bir afyon. Hem doğumdan ölüme dek, olumlu ergiyle, başarılı ve kararlı eylemle dolmuş kaç saatimiz var ki? Aklımın çizdiği bu tabloda, sana benzeyen bu tabloda yaşayacak mıyız bir gün, bir gün bu tabloya geçecek miyiz?

Bu gömüler, bu eşyalar, bu lüks, bu düzen, bu kokular, bu mucizemsi çiçekler, sensin. Götürdükleri o tümden zenginlik yüklü, o üzerlerinden tekdüze gemici şarkıları yükselen kocaman gemiler düşüncelerimdir, uyuyan ya da göğsünde yuvarlanan düşüncelerim. Sonsuzluk denilen denize doğru götürüyorsun onları usul usul, bir yandan da güzel ruhunun duruluğunda göğün derinliklerini yansıtıyorsun. Gemiler dalgalardan yorgun düşmüş, ağızlarına dek Doğu ürünleriyle dolup ana limana dönerken de benim düşüncelerimdir, zenginleşip Sonsuzluk'tan gene sana dönen düşüncelerim"

(XVIII, Yolculuğa Çağrı'dan)

PARİS SIKINTISI
CHARLES BAUDELAIRE
Fransızca aslından çeviren: Tahsin Yücel
T. İ. B. Yayınları, Temmuz 2006

24/5/2008 · Kategori: alinti

 

Kitabın "Nasıl Yazıyorlar / Bir Şiirin Oluşumu" başlıklı bölümünden...

 

-Kimisi, önce -âdetâ kendiliğinden- bir dizenin belirdiğini, sonra bu dizenin bir kartopu gibi gelişip büyüdüğünü yazmış, şiirsel yaratıda atılan adımları elmas bir kolye yapımındaki çalışmalara benzetmiş; kimisi şiirde rastlantıya bayılırım demiş; kimisi yap-bozlar gibi yapa boza, iğneyle kuyu kazar gibi yazdığını; kimisi bazen ısmarlama bile yazabildiğini; kimisi hazır bir duygu durumundayken yol kenarında gördüğü bir görüntünün bile şiiri getirebildiğini. Vladimir Mayakovski'den alınan pasaj ise (o bir türlü bulamadığım, edinemediğim, dolayısıyla okuyamadığım "Şiir Nasıl Yazılır?" adlı kitabından. Ah, biri gönderse de okusam şu kitabı!:) başlı başına bir ders! Ama bakın Veysel Çolak bu konuda neler yazmış-:(PB)

 

"Bir şiire başlamak için bir etkenin olması gerekiyor. En azından benim için böyle bu.  Durup dururken bir şiir yazmaya kalkışmanın bana çok uzak olduğunu belirtmeliyim öncelikle. Çünkü, şiir kendini yazdırır bana kalırsa. Ama o an gelinceye kadar büyük bir hazırlık gereksinir her şiir. Şiir yazmak kadar şiiri farketmek de şairliktir. Bunun olabilmesi, insanın şiir için eğitilmesine bağlı. Örneğin, sözcükleri sevmek, onlarla büyük açılımlara gidebilmek gerekir. Bireysel ve toplumsal etkiler alarak, bunu sonucu çığlıklar biriktirebilmeli. Kısaca toplumsal, bireysel, düşünsel zorunluluk duyulabilmeli yazmak için. Şair, evrene ve insana özgü ne varsa, onların tümünün bir sorgulamasını  yapmak ve en azından kendine açıklayabilmek için işe koyulmalı. Şiirin dilsel bir yaratı olduğu da hiç umutulmamalı elbette. Bu nedenle de dilin inceliklerinin bilinmesi ve şiirde kullanılması gerek. Bu birikimdir bir şiiri çağıran. Esin denilen 'şey' de bu olmalıdır. Yoksa, "şairin ağzı tanrı'nın ağzıdır. İlk dizeyi tanrı verir. Söz meleği şairin yanındadır. Homeros'un esin perileri Musalar'dır şiiri yazdıran." gibi yaklaşımları benimsemek bana çok uzak. Yoksa şairi bu dünyanın dışında düşünmek gerekecek. Ona tinsel bir kimlik vererek maddi dünyadan kopması sağlanacak. Böylece, şiirin alabildiğine insanî olması gerekirken; insana karşı bir güce dönüşmesi kaçınılmaz olacak. Olmaz bu. Çünkü şiir bu olumsuzluğun tam karşıında yer alır." (S. 134)

 

VEYSEL ÇOLAK / Şiir Nedir ve Nasıl Yazılır? Yaratıcı Yazma Dersleri / Papirüs Yayınevi, 2004

 

 

12/5/2008 · Kategori: alinti

 

Ölümünün 54. yılında, Sait Faik ABASIYANIK ustaya saygıyla...

 

"Yuvarlak dünyanın üstünde isimlerini bilmediğimiz fiyortlar, kanallar ve limanlar; gece olunca sakin denize bazan tek bir fener, bazan sağanaklı ışıklar döküp yürüterek, bu yuvarlak dünyanın üstünde bir vücut gibi sinirli ve hararetli yaşarlar.

 

Dünya alabildiğine doludur. Dünyada bakışları birbirine benzeyen birçok insanlar, deniz kenarlarında yıkanır; dağların üstünde buzlar içinde kayar; veya ovaların salkımsöğütleri, kavakları altında sevişirler.

 

Gözlerin gözlerimden ziyade bana yakın, ellerin ellerim kadar sinirli, sarı tüylü ensen, sandallarının içine hapsolmuş müsterih çıplak ayakların… rengin sarı, kırmızı, esmer, siyah, ne olursa olsun, lisanını anlar, kokunu duyar gibiyim.

 

Bu yeşil, sarı, lacivert bayrak sizin bayrağınız. Komşu kabilenin bayrağı aynı renkte, aynı şekilde fakat üzerinde dokuz yıldız var.

 

Onun için mi boğazlaşıyorsunuz? Kavgadan evvel evlerinde yemek yediğin, başı sana dokunduğu zaman yaşadığını hissettiğin çocuğu bu dokuz yıldız için mi öldüreceksin?

 

Anlaşıldı ben bayrakları değil, insanları seviyorum. Öyle ise yuvarlak dünyanın üstünden akıp geçen yıldızlara bakan vapurlarda ömrüm geçecek.

 

Bandırası her ne olursa olsun aşılandığım ve ekildiğim limanda dallarımı sallayarak her geçen vapuru selamlayacağım. (…)"

 

Sait Faik ABASIYANIK ( "Robenson" adlı öyküsünden)

 

Not: Word "bazan"ı  her seferinde "bazen"e düzeltti ama ben her seferinde aslına sadık kalmak adına e'yi yine 'a' yaptım:)

 

 
'Onlar' işte...
 
7/4/2008 · Kategori: alinti

"Ben kendi adıma davası olmayan birinin edebiyatçı olabileceğini düşünmeyenlerdenim. Nasıl ki, araştırma yapmayan meselâ kimyacının kimyacılığına aklım ermez, davası olmayan yazara da aklım ermez. 'Dava'dan kastımın 'siyasi' olmadığını anlamışsınızdır elbette. Misal, Ruslar, 'sanatçı' derken, edebiyatçıları, ressamları, müzisyenleri ve buluş yapan bilim adamlarını birlikte değerlendirirler. Ve işçi sınıfından ayırırlar. Çünkü, derler, işçi sınıfından birisi bir haftalık ücretini alamazsa çalışmayı bırakır, ama bir sanatçı bırak beş kopek almayı, işini bitirebilmek için üstüne beş kopek ödeyendir. Bilmem 'yazarlar'ı da beş kopeklikler ve işçi sınıfı diye ayırdığımı söylememe gerek var mı?! Neticeyi kelam, önce dava, yani merak, yani şüphe; sonra ata ruhlarına güven ve araştırma; hâlâ varsa bir boşluk, kaleme sarılma. YazarlıK, kafada hayalde değil, masa başında, kalem ya da klavye, saatlerce oturabilmek ve şikâyet şöyle dursun, kaskatı kesilmeye teşne olmak demektir. İlham değil, ter; uçuş değil, disiplin. Bilmem anlatabildim mi?"

 

Alev ALATLI, Kül Öykü, Nisan 2008, Sayı:14

16/3/2008 · Kategori: alinti

Yazının Adaleti

 

"Belli bir konuda yazmanın dayandığı etik sorumluluklar vardır. Eğer yazı belli bir iddia taşıyorsa, taşıdığı iddiayı temellendirecek dayanakları olmalıdır. Aksi durumda -eğer kasıtlı bir tavır değilse- yıllardır, bazı vesilelerle dile getirdiğim 'okumaz-yazar' sorumsuzluğu söz konusu olur. Ama her durumda, orada bir 'hak ihlâli' yok mudur? Vicdan sahibi bir yazarımızın, ülkemizde son yıllarda yaşanan gelişmeleri çok iyi betimleyen bir kitabının adı Medeniyet Kaybı'dır.

 

Son yıllarda 'öteki'ne karşı, sıradan olanından tutun 'örtük' olanına değin çeşitli faşizan eğilimlere rastlamıyor muyuz sağlı ve 'sol'lu bazı kesimlerde? 'Medeniyet kaybı' bütün bu gelişmeleri gerçekten çok iyi tanımlıyor. Burada kimseye birtakım 'yaftalar' asmak niyetinde değilim. Ama birileri çıkıp, toplumdaki bu gelişmelerin sanat edebiyat ortamlarına yansımadığını söyleyebilir mi? Bu her zaman 'siyasal gerekçelerle' olmuyor, kültürel bir eğilim olarak söz konusudur. Bir vicdana sahip diye düşündüğünüz bazı kişilerde bile bir 'ötekileştirme' eğilimi sezilebiliyor. Bir önyargı duvarı oluşmuş bir kere. Kimi bunu sessizce bir takım 'kulisler'de, meyhanelerde yapar, kimi başka şekillerde. Öyle bir ortam ki, yazdıklarınızın tek satırını bile okumamış birinden, sizin bilmem ne '...ist' olduğunuza dair herzeler yayılabiliyor. Hatta bir kesim de sizi başka bir yere 'mensup' gösterebiliyor. Tüm bunlar, yaşadığımız, gördüğümüz şeyler. Ama 'yazı' bir 'kayıt' düştüğü için daha adildir ya da öyle olmalıdır. Hiç olmazsa, dedikodu türü kirlilikten biraz daha uzaktır, uzak olmalıdır."

 

(Aydın Afacan, Mühür, Ocak-Şubat 2008, sayı: 17)

 

Alıntının alındığı yer:

 

SİNCAN İSTASYONU, Sayı: 7, Mart 2008, Arka Kapak, 'dergiden' bölümü.

 

Üstte, "Bir Şair: Aydın Afacan" başlıklı minik tanıtım bölümünde, "Behçet Necatigil'in deyişiyle, 'işine bakan' şairlerden biri." deniyor Aydın Afacan için. (pb)

29/2/2008 · Kategori: alinti

Resim: Deniz Bilgin (1956-1999)

 

Yuvarlaktan birkaç köşe...

 

"Sanatın tümü seçme ile yapılır, yığma ile değil."

 

(S. 246)

 

"1/. Şu şiire bir göz atayım.. 2/. Şu öykünün başına bir bakayım.. 3/. Şu resmi bir inceleyeyim.. 4/. Kulağıma ilişen şu müzik parçasını biraz dinleyeyim.

 

1. Şiir birkaç okunduğunda ve belleğe uzandığında;

 

2. Öykü sonuna dek okunduğunda  ve düşüncede yürümesini sürdürdüğünde;

 

3. Resim kendini bıraktırmamakta direndiğinde;

 

4. O müzik parçası (ne ise) sesiyle ya da sözüyle içimizde yankı-yankı olduğunda..

 

Onların sanatçıları kendi kendilerine sanatçıdır. Bunların dışındakiler de kendi aralarında sanatçıdır."

 

"Sanatçı saçmaladığının farkına vardığı oranda sanatçıdır."

 

(S. 247)

 

"Az ya da çok yaz fark etmez. Yeter ki ne diyecek? Diyesine 'ağzına bakılanlardan' ol, ölümünden sonra arkanda:

 

-Acaba yaşasaydı ne derdi? Sorusunu bırakabil."

 

(S. 249)

 

"(Ne bileyim) askerin kudretini, tüccarın servetini, politikacının ününü birden kollamaya vakit bulan sanatçı ölünceye kadar rahat eder. Ama, ölünceye kadar."

 

(S. 250)

 

Özdemir ASAF (Yuvarlağın Köşeleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Birinci Basım, Mart 2004)

 

 

 

 

26/1/2008 · Kategori: alinti

 

HUZUR / Ahmet Hamdi TANPINAR: Baştan Sona Şiir!

 

Berna Moran'ın "Bir huzursuzluğun romanı" yorumunu yaptığı, Selim İleri'nin, "Huzur'u okuduktan sonra, İstanbul'u biraz da o bakışla, romancının Mümtaz'da billurlaşan bakışıyla görmeye çalışmıştım. Bir aşkın bir şehri nasıl bu kadar güzel gösterdiğini; sonra biten bir aşkın da çıplak gerçeklikle yüz yüze getirdiğini hissetmiştim." dediği HUZUR'dan... Şerh düştüklerim.

 

"İhsan kadehini kaldırdı:

- (…) Hayat bizimdir; ona istediğimiz şekli vereceğiz. Ve o şeklini alırken, kendi şarkısını yapacak. Fakat fikre, sanata hiç karışmayacağız! Onları hür bırakacağız. Çünkü, onlar hürriyet, mutlak hürriyet isterler. Masal bir anda, biz istiyoruz diye teşekkül etmez. O hayatın içinden fışkırır. Hele mazi ile bağlarımızı kesmek, garba kendimizi kapatmak! Asla! Ne zannediyorsunuz bizi! Biz şarkın en klasik zevkli milletiyiz. Her şey bizden bir devam istiyor.

 

(…)

 

Suat eliyle alnını sildi:

-Ben ütopyadan bahsetmiyorum… fakat bâkir türküler istiyorum. Dünyayı yeni gözle görmek istiyorum. Bunu sade Türkiye için istemiyorum, dünya için istiyorum. Yeni doğan insanın teganni edilmesini istiyorum."

 

S. 92

 

"Harbin, ihtilâlin korkunç tarafı, asırlarca gayretle, terbiye ile, kültürle yendik sandığımız bu kaba kudreti birdenbire başı boş bırakmasıdır."

 

S. 93

 

"Ben insanı seviyorum. Onun şartlarıyla döğüşme kudretini seviyorum. Kaderini bile bile hayatı yüklenmesini, o cesareti seviyorum. Hangimiz yıldızlı bir gecede kâinatı bütün ağırlığıyle sırtımızda taşımayız. Hiçbir şey insanoğlunun cesareti kadar güzel olamaz."

 

S. 94

 

"Düşünce cesurdur; ve kendisine karşı koyabilecek başka bir kuvvet bulunmamak felâketine mâruzdur. Bir düşünceyi ne tahdit eder? Hiç. Fakat icra mevkiine koy, bakın ne hâle girer. Her an değişir ve bir evvelki hâlini tutmaz. Büyük ihtilâllerin tarihi budur. Dünyada Fransa İhtilâli kadar büyük ve güzel epope azdır. Yirmi, otuz sene içinde beşeriyet, iki bin yıl kendisini idare edecek düsturların hepsini bulmuştur. Fakat başladığı zaman, neticenin sadece bir burjuvazi hâkimiyeti ile biteceğini kim bilirdi."

 

S. 322

 

"-Başkaları için! Kendimiz için değil. Yakınlarımız, sevdiklerimiz için ölümü kolay kolay kabul edemeyiz. Kendi ölümümüzle bütün meseleler hallediliyor; fakat sevdiklerimizin yanımızdan gitmesiyle insan temelinden yıkılıyor. O zaman ne yapacaksın?.. Mağlubu atmaya razı mısın?.. Senin için söylemiyorum, fakat böyle düşünen, böyle düşündükleri için kendilerini kuvvetli bulan budalalar var. İşte Naziler… Halbuki insan doğduğu günden itibaren mağluptur, şefkate muhtaçtır."

 

S. 191

 

"Çocuklarımızı muayyen yaşlara kadar okutmayı âdet edindik. Bu çok güzel bir şey! Fakat günün birinde bu mektepler sadece işsiz adam çıkaracak, bir yığın yarı münevver hayatı kaplayacak… O zaman ne olacak? Kriz…"

 

S. 248

 

"Yeni Türk insanının ölçülerini kim biliyor? Yalnız bir şeyi biliyoruz. O da birtakım köklere dayanmak zarureti. Tarihimize bütünlüğünü iade etmek zarureti. Bunu yapmazsak ikiliğin önüne geçemeyiz. Muvazaalar daima tehlikelidir. Bugüne getirdikleri kolaylığı yarın çıkaracakları imkânsızlıklarla bize ödetebilirler. Onun için son derece vazıh olmalıyız."

 

S. 250

 

"Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede'yi, Wagner olmadığı için, Yunus'u Verlaine, Bakî'yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya'nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz hâlde çırçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür, her şey bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. Başka milletlerin tecrübesini yaşamağa çalışıyoruz."

 

S. 252

 

"Ötekiler sanat yapıyor. Biz sadece duadayız. Bilirsin bazı tarikatlerde değil eser vermek, kabrinin üzerine adını yazdırmak bile iyi sayılmadı. İşte bu şarktı. Mümtaz'a göre hem şifasız hastalığımız, hem de tükenmez kudretimiz olan şark!"

 

S. 260

 

"(…) Mevlâna'nın hakkı vardı; neyin biricik sırrı hasrettir. Bir gün Rimbaud'nun 'Voyelles'ler için yaptığı o cesur tahlilin benzerini biri sazlar için yaparsa, şüphesiz alaturkanın bu en basit çalgısında bir akşamın ten rengi hasretini bulacaktır. (…) Niçin ruhî hayatımızın büyük bir kısmını bu hasret yapar? Bir katresi olarak yaratıldığımız ummanı mı arıyoruz? Maddenin sükûnunun peşinde miyiz? Yoksa zamanın çocuğu, onun potasında pişmiş bir terkip ve onun mazlûmu olduğumuz için geçen ve kaybolan tarafımıza mı ağlıyoruz? Hakikaten bir kemalin arkasından mı gidiyoruz? Yoksa zalim zaman nizamından mı şikâyet ediyoruz?"

 

"Ona göre şiirin asıl kaderi, her şeyin ve her ümidin ötesindeydi. Şiir bütün bir hayat, kuru bir yaprak yığını gibi yakıldığı zaman seyredilen parıltıya benzerdi. Okuduğu ve beğendiği şairler, başta Poe ve Baudelaire olmak üzere hepsi 'asla…'nın prensi değil miydiler? Onların beşikleri hep 'olamaz…! burçlarında sallanmış, ömürleri 'imkânsız'ın ülkesinde geçmişti. Hayatımızı geriye dönemeyecek bir uca taşımazsak, şiirin peteğini nasıl doldururduk? Onun için gürültülü neşesine, riyazî denebilecek bir tahlil kabiliyetine, geniş hayat iştahına rağmen Mümtaz, o zamana kadar ömrünün ve gençliğinin kendisine üst üste açtığı sofraları reddetmekle kalmamış, hayatının acı taraflarını ancak yaşanacak iklim gibi kabul etmişti. Her düşünce, her ihsas, onda, ağustos mehtabını seyrettikleri gece Nuran'a söylediği gibi, zalim bir işkence, bir azap hâline geldiği zaman tam şeklini almış olurdu. Bunu yapamadığı takdirde şiirinin hayatla birleşmeyeceğini biliyordu. O erime ve kaynaşma ancak tahammülü güç hararetlerde olabilirdi. Aksi takdirde kapının önünde kalır, ödünç alınmış bir dili kullanırdı."

 

S. 277

 

"Nuran:

-Buldum… dedi. Bütün boğaz, Marmara, İstanbul, gördüğümüz ve görmediğimiz şeyler, hepimiz ayın çekirdeği etrafında bir meyve gibiyiz… Hep ona bağlandık. Şu tepelere bak…

 

Hemen her şey teker teker ay'ı kabul ediyordu. Âdeta kadınca bir insiyakla, 'Gel, beni değiştir, işle, başka bir şey yap, yaprağımı parlat, gölgemi daha sert ve karanlık bir madene çevir…' diyordu. Ve onu derisinden, kabuğundan, yüzünden içeriye doğru çekiyor, benliğine almağa çalışıyordu. Nuran'ın yüzü billûr bir kâse gibi bu parıltıyla doluydu. Yanı başlarından geçen sandalın kürekleri elmastan yapılmış eşyanın parıltısıyla suya dalıp çıkıyordu. Evet, kâinat ortasından bölünmüş bir meyve idi ve ay onun, her şeyi etrafında toplayan çekirdeğine benziyordu.

 

-Esas fikir diyorsun, o ne?

 

Mümtaz, hiçbir cevap vermedi; hakikaten esas düşünce ne idi?

 

'Aşk… dedi. Hayatın içimizde gülümseyen yüzü.' "

 

S.187-188

 

HUZUR , Ahmet Hamdi Tanpınar, Dergâh Yayınları, Onüçüncü Basım, Ağustos 2004

 

21/1/2008 · Kategori: alinti

 

Damarına Sığmayan Deli Kan: MAYAKOVSKİ!

 

"Umulmadık İlk Yeniliğimizi bütün okuyanlara!

 

Yalnız biziz zamanımızın yüzü. Zamanın av borusu bizimle çalıyor söz sanatında.

 

Daralmıştır geçmiş. Akademi de, Puşkin de hiyerogliflerden daha anlaşılmazdırlar.

 

Puşkin'i, Dostoyevski'yi, Tolstoy'u falan fırlatıp atmalı Çağdaş Vapur'un güvertesinden.

 

İlk aşkını unutamayan son aşkını tanımayacaktır. Kim kalkar da son aşkını Balmont'un o müstehcen ıtriyatevine vermeye gider gönül rahatlığıyla? O mudur bugünün erkekçe ruhunun yansıması? Savaşçı Brussov'un kara giysisinden korkup da kâğıttan zırhını kurtarmaktan kim çekinir ki? Bilinmedik güzellikler saklamaktadır bu zırh belki de.

 

Bütün Andreyev'lerin yazdığı kitapların kirli, çiğ yumurta aklarına bulaşmış ellerinizi yıkayın.

 

Bütün bu Kuprin'ler, Blok'lar, Sologup'lar, Remizov'lar, Averçenko'lar, Çerni'ler, Kuzmin'ler, Bunin'ler falan su kıyısındaki bir villaya can atarlar yalnızca. Benzer bir armağan terzilere de veriyor yazgı.

 

Gökdelenlerin tepesinden seyrediyoruz onların hiçliklerini.

 

Ozanların hakları tanınsın, bunlara saygı gösterilsin diye buyruk veriyoruz:

 

1. Sözlüğü, uydurulmuş ya da türetilmiş sözcüklerle (yeni-sözcük ya da sözcük-yenilik) kendi oylumu içinde genişletme hakkı.

 

2. Kendilerinden önce varılan dile karşı önlenmez bir kin hakkı.

 

3. Sizin için, hamam süpürgelerinden örülmüş, metelik etmez ün tacını onların onurlu alınlarından tiksintiyle çekip alma hakkı.

 

4. Bizim için, bir ıslık ve aşağılama denizi ortasında, "biz" kayası üstünde dimdik durma hakkı.

 

Varsın yazılarımızda şimdilik sizin "sağduyunuzun" ve "sağbeğeninizin" damgası bulunsun; yine de onlarda Saltık Sözcüğün Gelecek Yeni Güzelliğinin (değeri kendinden sözcüğün) parıltıları titreşiyor şimdiden."

 

(Mayakovski ve arkadaşlarının, "Halkın Beğenisine Şamar" adlı dergide Ekim 1912'de yayımladıkları, dergiyle aynı adı taşıyan bildiri.)

 

*

 

"Bir felaketler ozanıdır Mayakovski. Ancak Dostoyevski'nin tasarlayabileceği bir çelişkiler karmaşasıyla yaratılmıştır. 'Cinayetten, küfürden, kırımdan daha korkunç'tur yüzü. Çılgın imgeleri sayıklamalardan doğmuş gibidir. Şiir yalnızca zihinsel bir uğraşı değildir onun için. Yazdığı her dizeye bütün varlığıyla, kaslarıyla, sinirleriyle katılır. Onun şiirlerinde çok güçlü, güçlülüğü oranında da tedirgin, duyarlı bir gövdenin bütün kasılmalarını, tepkilerini görürsünüz. Bu yanıyla belki de tektir dünya şiirinde."

 

Sait Maden (Mayakovski İçin)

 

*

 

"Rus fütürizminin İtalyan fütürizmiyle bir benzerliği yok. Birincisi yerleşik sanat ilkelerine, gelenekçiliğe, törel değerlere, kitaplara, müzelere karşı çıkıyordu. Gücü, hızı, makineleri, mitralyözleri, savaşı yüceltiyor, ilerde Mussolini'nin düşünce yapısıyla birleşecek bir sanat ortamı hazırlıyordu kendine. Rus fütüristleriyse kentsoylu değerlere karşı çıkan, bunu yaparken de her türlü yola, gürültüye, alaya, rezalete başvurmaktan çekinmeyen bir tutumu yeğlediler. Bu değerlerin batıdan alınma hazır kalıplara göre biçimlenmiş, ulusalcı niteliklerden yoksun bir birikim olduğunu biliyor, bu birikimin doğal sonucu olan aydın işi, bilgiç, incelikli sembolist şiirin sultasına son vermek, bunun yerine kaba, halk işi, bağırtkan, gürültücü bir şiiri yerleştirmek istiyorlardı."

 

Sait Maden (Mayakovski ve Fütürizm)

 

Tüm alıntılar: Mayakovski Şiirler, Çeviren: Sait Maden, Çekirdek Yayınları, 2004

« Önceki ::