06 01 2018

Soru İmi'nin Serüvenleri

              “Merakım benim! Tarla kuşlarının kız kardeşi.”--F. Pessoa                          Belki uyarılma ihtiyacının, belki bizzat yaşamın/var oluşun gerektirdiği bir doğal güdüdür merak. Onsuz yaprak kıpırdamaz, kuş uçmaz; hani kervan bile geçmez belki. (Hele ki “insan arzunun eseridir, ihtiyacın değil” diyen Bachelard’a kulak verecek olursak!) Gök yeri, yer göğü merak etmiş; kuş karıncayı, karınca –kararınca- kuşu. Merak, insanın hamurunda, dünyanın çamurunda var. Taşı taşa sürttüren, eskil gemilerin pruvasından gözleriyle ufku tarayan, simya ve sonra kimya laboratuvarlarında yeşil bir faun gibi gezinen, Herakleitos’u  nehir kıyısında durdurup düşündüren, hep o! Çarpıp duran yüreğimiz gibi, durdu mu bir, bıraktı mı kanat çırpmayı, kesilmiş demektir ol kişinin rızkı dünyadan. Bir mucib-i merak ki ‘sor’ gitmesin! Merak doğal bir duygu; herkeste, hepimizde var. Çocukta da, büyükte de; cahilde de, bilgede de. Kapı önü dedikodularının kaynağı da o; bilimin, felsefenin, sanatın kökenindeki güdü de. Gereklisinden gereksizine, en masumundan en tehlikelisine, yaşamın can damarı, zembereği çeviren parmak o. “İnsan çeşit çeşit, yer damar damar” demişler, merakın da türlüsü var tabii. Süfli bir duygu da olabilir merak, soylu da. Ahlâksızca bir ahlâklılıktan da kaynaklanabilir, “ahlâkî bir sorumluluk”tan da. Sorun kendinize bakalım, siz hangi “mahrem”i merak ediyorsunuz? Aparıp şu ünlü kalıptan, desem ki; “bana neyi merak ettiğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim”; çok da abartmış olmam hani. Ne diyelim? ... Devamı

10 04 2017

ÜTOPYASIZ ZAMANLAR

1.Hayâl Gücünü Kaybeden İnsan da, Ülke de Yarınsızdır!   Ütopya, "düşsel ülke" demek. Yunanca "hiçbir yerde olmayan yurt" anlamına geliyormuş. Hiçbir yerde değilse, nerde peki? İmgelerimizde, düşlerimizde, düşüncelerimizde. Biz yaratıyoruz yani, bir gelecek tasarımı olarak. Özlemlerimiz ve korkularımız biçimlendiriyor en çok, ütopik düşlerimizi. Kim demişti, artık ütopyalar devri bitti, insanların bir "ütopya"sı bile yok artık, diye. Okuma hızımızdan daha hızlı yazan Yalçın Küçük hoca cilt cilt kitaplarından birinde buna benzer bir şey demiş olabilir. Evet, arayıp hiç değilse bir cümlesini buluyorum, birkaç yıl önce okurken ilginç bulup altını kalınca çizdiğim: "Eğer bir ülkede polis romanı ve ütopya geleneği yoksa, hem roman ve hem de bilimin gelişmesi çok zordur ve rastlantılara bağlıdır"(1) demiş ve "yıllardır bunu vurguluyorum" diye de eklemiş. İlginç bir yaklaşım… Ütopya geleneğimiz yok, doğru, ama insanoğlu giderek düşlerini, daha iyi-daha güzel-daha âdil bir topluma olan inancını yitirmiyor mu bu cangıla dönen, sözümona "yeni" dünya düzeninde? Bu yalnızca bize özgü de değil. Dünya giderek daha konsantre bir yer oluyor ve Türkiye'de, diyelim taşrada yaşayan bir insanla, bir metropol ülkenin gökleri delen başkentinde yaşayan insan, aynı yere bakıp aynı şeyleri düşünebiliyor artık. Giderek tarihsel varlıklar olmaktan çıkıp aynı ağ üzerinde, aynı ân'ı yaşayan benzer ve kişiliksiz varlıklara dönüşüyoruz. Garip bir eşitlenme. Ya da eşitlik yanılsaması. Uygar dünya ne kadar uygar? Bu soruyu sormaktan alamıyorum kendimi son yıllarda. Yıllar önce, bir... Devamı

08 03 2017

Kutsal Anne, İyi Zevce: Kadının Makus Tarihi

Simone de Beauvoir’ın üç ciltlik Kadın (Le Deuxiéme Sexe/ İkinci Cins) adlı yapıtının ikinci cildi olan Evlilik Çağı’nın başında iki epigraf yer alır. Bunlardan biri Kierkegaard’un  “Ne büyük talihsizlik kadın olmak! Hele hele kadınlığının farkında olmamak!” yazıklanışı, diğeri J. P. Sartre’ın “Yarı kurban, yarı suç ortağı, herkes gibi” saptaması.  Günümüzde değişen toplumsal koşullara bağlı olarak, kadın özgürlüğü konusunda önemli adımlar atılmış, “kutsal eşik” çoktan aşılmış olsa da, ortaya çıkan iyileşmenin göreceliği su götürmez.  Erkek egemen toplumun yasaları özde hâlâ sürmekte, dünyanın büyük bir bölümünde kadın hâlâ bu yasaların ağırlığı altında ezilmektedir.  Bu yazının amacı bunu vurgulamak, kadınla erkek arasındaki görünür ya da gizli eşitsizliğin varlığına -özellikle edebiyat alanında- elimizden geldiğince işaret etmek olacak. Ancak niyetimiz, bir tarihsel süreci nesnel koşullarından koparıp, erkeği bu sürecin tek sorumlusu olarak ilân ve mahkûm etmek, bir suçlu ilâmı ya da bir günah defteri oluşturmak değil. Amacımız, Sartre’ın kadına yönelttiği “yarı kurban, yarı suç ortağı” tanımlamasını erkeği de içine alacak şekilde genişletmek, bir bakıma merkezsizleştirmek. Aynı yere bakıyoruz ama bakışımızın konuşlandığı perspektif farklı. Bakış açımızı ne denli geniş tutar, yalnızca nokta vuruşlara dayanmanın cazibesinden kendimizi korursak gerçeğe değme şansımız o denli artacaktır. Kadın-erkek ilişkileri, evvel-âhir, en çekici ve en netameli konulardan biri oldu hep. Bu ilişkilerin kadın aleyhine ilk düzenlenişi, böylece bu çekicilik ve netamenin tarih sahnesine &c... Devamı

11 01 2017

NÂMÜTENAHİ GELİNCİK

"NÂMÜTENAHİ GELİNCİK" Akan Zaman… Zamanın tik-takları ve sararıp düşen yaprakları bize durmadan gelip geçiciliğimizi, Hz. Süleyman’ın yüzüğünde kazılı olduğu söylenen o ünlü cümleyi hatırlatıyor: “Her şey gelip geçicidir”. Biliriz ki onca şayianın kökeninde bir hakikat payı mutlaka vardır ve nerde bir mıh çakılıysa bireysel/toplumsal belleklerimize, zaman eteklerini savura savura, topuklarını ve mührünü vura vura geçmiştir oradan. Neler söylenmemiş ki “zaman” için! Kavramsal tanımları bir yana bırakırsak, en çok da şairler dert edinmişe benziyor “zaman”ı; “zaman”la ilintili imgeler en çok onların sınırsız imgelemlerinde, “tahayyül” ufuklarında hayat buluyor. Belki de en çok onlar istediği içindir ölümsüzlüğü! Sanatın bir anlamı/işlevi de zamanın o durdurulmaz akışına, dolayısıyla ölüme karşı durmak değil mi? “İz bırakmak”, ölümsüzlüğe kapı aralamak, sanatın doğasındaki en temel itki belki de. Salvador Dali’nin “Eriyen Saatler” olarak da bilinen “Belleğin Israrı” adlı yapıtında zamanı eğip bükmeyi başarmasındaki, Tarkovski’nin “Ayna/Zerkalo”da çocukluğunu ebedi bir yolculuğa çıkarmasındaki itki gibi. Elbette zamanın dışına çıkmak mümkün değil, zamanından el aldığı müddetçe kalıcı eserler yaratması mümkün sanatçının. Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman’ında, “Semender ateşte nasıl evindeyse, zaman da insanın ruhuna öyle yerleşmiştir, ona can veren öğedir,” der. Stanley Kunitz’e göre “sanat, içini aşkınlığın şarabıyla doldurduğumuz kadehtir. Hayâl gücü, hem sonsuzluğa, ... Devamı

15 04 2015

HAS/BÎ OLANA HASRETİN ALTIN SOFRASI: SANAT!

HAS/BÎ OLANA HASRETİN ALTIN SOFRASI: SANAT! |  görsel 1

                                                 “Ah, kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya” –-Gülten Akın   Sanatın/sanat eserinin kökenine ve işlevinin ne olduğuna/ne olabilirliğine/ne olmalıdırlığına dair sorular, bu sorulara verilen (benzer ve) farklı yanıtlarla birlikte insanoğlunun tarih boyunca sürmüş ve sürmekte olan bitmez tükenmez sanatsal arayışının işaret levhalarını oluşturuyor. Edebiyat, sanat tarihi ve estetik bilimi bu açıdan oldukça zengin bir arşiv içermekte. İlkçağın ilkel ve uygar olarak adlandırılan toplumlarından günümüze dek, sanat, şöyle ya da böyle, hep var olmuş toplumların yaşamında. Bir üst yapı kurumu olarak çağının ve biçimlendiği üretim tarzının izlerini taşısa da, kendine özgü bağımsızlığını, az ya da çok, hep korumuş. Bir toplumun yaşamında sanatsal etkinlikler ne denli geniş bir alan kaplıyorsa, o toplumun uygarlık düzeyinin de o oranda yüksek olduğunu görüyoruz. Farklı bir söyleyişle: Geçmişte uygar olarak adlandırılan toplumlara baktığımızda o toplumların yaşamında hep çağına göre incelmiş zevklerle, sanatla, sanata verilen değerle karşılaşıyoruz bugün. Bir toplumun uygarlık ve gelişmişlik düzeyini belirlemek için, sanatın en güvenilir ölçütlerden biri olduğunu bile söylemek mümkün.  Öte yandan, aynı imkân birey için de geçerli. Sanat ve sanatçı, her şeyden önce özgürlüğü gereksiniyor.  Çiçeğin büyüyüp serpilebilmesi için hava ve su ne anlama geliyorsa sanat için de özgürlük o anlama geliyor. Maslow’un “iht... Devamı

09 03 2015

Kadının Adı da Var, Aşkı da

Görsel: Salvador Dali   KADININ ADI DA VAR, AŞKI DA                                                                    “Ben dünyaya kin değil, sevgi paylaşmaya geldim.”                                                                                                       Sophokles, Antigone     İlk gençlik yıllarımızda çok oynadığımız, bugün pek çok sanal versiyonu bulunan bir oyun vardı. Belli sayıda harfler belirler ve bu harflerden sözcükler türetirdik. En çok sayıda sözcüğü bulan oyuncu oyunu kazanırdı. Doğrusu ya, ‘kadın’, ‘başka’, ‘adı’ ve ‘aşk’ sözcüklerinin bir araya gelmesinde işte o naif lezzeti, o sihirli anagram tadını buldum ben. Birbirinin içinden çıkan matruşkalar gibi çağrışımlar doğuran, kadın’ın içindeki şiiri, üretkenliğini, çoğalma ve çoğaltma yetisini vurgulayan bir anlam. Öyledir, kadın ‘başka’dır; ‘aşk’a, ‘gül’e ve ‘karanfi... Devamı

19 10 2014

Bir Atonal Senfoni: İskenderiye Dörtlüsü

“Kendi kitabımı bırakayım düş kursun isterdim.” – Lawrence Durrell Daha ilk kitabın ilk satırlarından itibaren beni büyüleyen “Dörtlü”, bana, “Roman ne işe yarar?” sorusunu bir kez daha sordurdu. İşte yine bir koridor açılmıştı önüme: Beni bir başka dünyaya, İkinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak, savaşın bitimine değin uzanan bir zaman diliminin İskenderiye’sine götüren bir koridor. Hem tanıdık bir dünyaydı, hem de uzak ve yabancı. Yeryüzünde var olan, olup biten her şeye bir şekilde aşinayızdır aslında. Platon’un İdealar Evreni’nden ya da Kalubeladan, ya da hadi, ahlâkçı ve dinsel kökenleri yüzünden bu örnekler meramımızı yormasın, yeryüzündeki ilk tohumdan beri. Bu gerçekleşmiyorsa içimizdeki o ilk, yazısız ve yasasız nüveye fena halde yabancılaşmışız demektir. Karşılaştığımız her yeni dünya genleştirir bizi, değiştirir, büyütür, ufkumuzu açar. Yaşamımız boyunca hiçbir zaman karşılaşma olanağımız olmayan türden insanlarla tanışmış, belki de yaşamımız boyunca hiçbir zaman gitme olanağı bulamayacağımız yerlere gitmişizdir. Roman bir olanaktır. Kıta sahanlıkları aşılır, önyargılarımız kırılır, kimi kez sınırlarımızdaki dikenli teller canımızı bir hayli yaksa da dünyamız her seferinde biraz daha genişler. Bize benzemeyene, farklı olana biraz daha yaklaşırız. Edebiyatın, hatta genelleştirirsek sanatın her türünün işlevlerinden biri buysa da, “roman”dır yine de bu konuda başı çeken. Serdar Rifat, Kitapların Şenlik Ateşi adlı kitabında yer alan bir denemesinde, Amerikalı düşünür Richard Rorty’nin “Redemption From Egotizm” [Benbencilikten Kurtulmanın Bedelleri] başlıklı yazısından hareketle, romanın bize “duyarsızlık”tan kurtulm... Devamı